26 Nis 2011

KÜLTÜR ROBOTU


Kültür robotu olmaktan kurtuldum. Aslında problem çözmek o kadar önemli değil, problemin farkında olmak önemli. Çözüp çözmemek zaman meselesi... İnsan olmanın başladığı yer, "Hayatımın anlamı ne?" sorusunu sormayla başlıyor.


Röportajın devamın yukardaki linkten okuyabilirsin Uskas.

Kültür robotu ya da Kur'an'ın ifadesiyle atalarının dini üzerinde olmak.

Ne zaman robot olmaktan kurtulursun ve insan olursun,kendi öz varlığını keşfettiğin zaman.. Doğan Cüceloğlu'nun deyimiyle ben kimim sorusunu sorduğun zaman ???

Ben Mücahit Batgıray olarak kimim ve bu beden ve ruh alemde ne anlam ifade ediyor. En önemlisi neyi, ne içinve nasıl ifade ediyor. Annesinin küçük oğlu ve Türkiye Kültürünün pişirdiği adam mıyım yoksa kendi ateşinde kendi şeklini bulmuş bir sonsuzluk yolcusu mu??

Geçen gün trafikteyken sürekli korna çalan,yolun tıkalı olduğunu gördüğü halde sağa sola dönüp ilerlemeye çalışan sürücülere , insancıklara baktım da ;bunları öğreniyoruz dedim yaaa.. Evet kültür robotluğu böyle bir şey işte Amerikalı,alman,japon nasıl trafikte ip gibi gidiyorsa biz de böyle gidiyoruz ve bunu öğreniyoruz. Japonun kafasına nasıl sokuyorlarsa bizim de kafamıza bu ülkenin kültürü bunları sokuyor. Bütün mesele düşünmeden yaşıyor olmamız,hakim kültür bizi nasıl programladıysa öylece yaşayıvermek..

Okulda öğrenci döven öğretmen,öğretmeni bir zamanlar onu dövdüğü için dövüyor,karısını döven adam da annesini babasının dövdüğünü gördüğü için dövüyor,aslında o yüzden galatasaraylı,fenerli,türk,kürt her neyse işte...Atasının dini üzerinde yani..Kafasına konulan programla yaşıyor.

Kendi don kişotum olmaya ne zaman karar verdim? Sanırım ben de 37 yaşındayken.Kendime PAK teşhisi koyup ortalıkta maymun gibi geziyordum. İlk defa kendi acziyetimi ve başarızılığını kabul edip bunu değiştirmeye karar verdiğim zaman 2006 nın yazıydı ve ilerlemeye devam ediyorum. Değişime karar verdiğiniz de yani kendiniz olmaya kendi yolunuzu bulmaya Tanrı'nın büyük sürprizleriyle karşılaşıyorsun değil mi sevgili izleyici.

İlk farkettiğim şey Doğan Hoca gibi ne kadar değersiz olduğumdu ve ölüp gittiğimde kendi sefil hayatım dışında dünya hiçbir şey kaybetmemiş olacaktı. Oysa ben çok değerli olduğumu sanıyordum ,kimsenin umurunda değildi aslında.

İçimizde olan bir şeyden bu kadar gafil olmak ne acı ve trajik.



20 Nis 2011

ANNESİNİ EMMEYEN ÇOCUK

Hayatın nimetlerini almamayı seçme nedenim üzerinde düşünürken birden aklıma annemi hiç emmediğim bilgisi geldi. Annem onu hiç emmediğimi söylerdi. Annesini emmeyen bir çocuk daha hayata başlamadan hayat kaynağını reddediş..

Bütün hayatım annemi reddetmekle geçti..Hala onunla tüm buzları eritmiş değilim ama artık farkındayım..Annemle barışmadan o memeyi ağzıma alıp kana kana emmeden hep eksik kalacağım.

Işık'ın dediği gibi sevgiyle hayır demeyi öğrenmem gerekiyor.

Anneme hayatım boyunca bu anlamda hayır diyemedim(kime diyebildim ki temel oradan başlıyor). 2-3 yaş bebeklerin hayır dönemidir.Her şeye hayır derler,bu kendi varlıklarını göstermek ve birey olma yolunda kendi varlığını öne çıkarmak içindir. Acaba benim böyle bir hayır dönemim oldu mu?

Annem hem nefret ettiğim hem de aferinini kazanmak için ölüp bittiğim tuhaf bir imge benim için. Aslında ona çok kızgınım ama sebebini tam olarak bilmiyorum. Hatırladığım hep ondan nefret ettiğim anlar,ona yaklaşmak isterken hep onun benden uzak olması,ona bir türlü ulaşamamam,aslında onu çok mutlu etmek isterken sürekli onunla zıtlaşmam, saygısızca hayırlarım..Onaylanmak kahrolası onaylanmak ihtiyacı,bir çöl kadar muhtaç olmak sağanak sağanak onaylara..

Anne karnında başlayan ve hala bitmemiş olan bitirilememiş olan kızgınlık ve reddediş.. İnsan annesini reddederek mutlu ve bütün olabilir mi?

Annemle ilk defa 2010 ocak ayında oturup konuştum,biraz hoyratça oldu ama oldu..Sonunda birbirimize sarılıp ağladık. Üç gün sesim çıkmadı akabinde. Boğazımdaki düğümlerden biri çözülmüştü sanırım.

Hala puzzelın eksik parçaları var yerine konması gereken..

Annemle ilgili yazmaya devam edeceğim...

Yazıya devam,hazır annemle görüşmüşken biraz önce (21,06,2011 saat 14:15)

Kabul ediyorum ve izin veriyorum..Yaklaşık iki saat önce uyum çalışması yaparken bu sözleri tekrarladığımda güneş çakramda(2.çakra oluyor sanırım) bir girdap ve hıçkırarak ağlama duygusunu hissettim. İletişime ve almaya kapalı olmak..Ve dünyanın nimetlerine..

Sevgili annecim,

Oğullarına karşı çok verici ve kanat gericiydin özellikle bana.Annelik iç güdünü dörde katlamıştın adeta..Sürekli bizim iyiliğimizi ve rahatımızı düşünerek çırpınıp durdun.Bütün sevilmemişliğinin ve çerkez adetlerinin ruhunda açtığı bütün yaraların acısını unutmak için ailene abandın. Kardeşlerimle ilgili deneyimler bir yana dursun çünkü onlar bana ait değil her ne kadar o serüvenin parçasıysam da.

Kendi ayaklarımın üstünde durmak için tüm cesaretimi toplayıp harekete geçtiğim nadir zamanlarda da tavan yapmış anaçlığınla (ki sana nasıl kızabilirim ve mantıklı davranmanı bekleyebilirim ki) hemen arkamı topladın.Sen ezik ruhum için çok iyi bir eğitmendin ama ben pek çok eğitmenimi farkedemediğim gibi seni de o yaşlarda farkedemedim. Sana hiçbir zaman HAYIR ANNE ben yapabilirim diyemedim.

Ne kadar ezikmişim ki kendi ayaklarım üstünde duramayacağım diye bağırıyordum halimle demek ki. Sen de babaannem de dedemde sürekli okumaktan başka çarem olmadığını aksi halde aç ve sefil kalacağımı söyleyip dururdunuz. Ben de o yüzden okulda başarılıydım sanırım çünkü o zaman takdir ediliyordum.

Babam o kadar sinmiş ve pusmuştu ki (zaten dedemle birlikte yaşıyorduk,çerkezdik,dedem çok sertti falan filan) benim okul başarımla kendini özdeşleştiriyor benim üzerinden içinde kalmış duygularını hayallerini tatmin ediyordu. Bize yettiğin gibi nasıl yapıyordun bilmiyorum babama da yetiyordun. Sürekli duyduğum şey babamın beceriksizliğiyle ilgili şikayetlerindi. Şimdi düşünüyorum da sanırım babama benzeyerek senden intikam almaya karar vermişim o zamanlar. Babama benzeyerek babamın tarafını tuttuğumu haykırmak istemişim(normalde söyleyemiyoruz ya.Ezilenden yana ol. Komünistlik damarım oradan geliyor demekki :-))) ).

Bu arada babam demişken ,babamla ilgili bir anımı anlatacağım. 9-10 yaşlarımdaydım (Kendime sürekli özel muamele yaptırırdım , annem de benim bu özle muamele isteğimi hiç geri çevirmezdi,okuyup adam olup ona bakacaktım çünkü. Daha o yaşlarda kendime ait odam vardı köy yerinde ve TV benim odam da dururdu.Üniversiteye kadar sürekli kendi odam vardı ve kardeşlerimle belkide o yüzden bu kadar mesafeliyim.) TV kapatmış yeni yatmışım. Babam geldi odama ve usulca kapıyı açarak "uyudun mu oğlum" dedi.Ben yataktan doğruldum ve kapıya dönerek "hayır baba" dedim. Babam ışığı açtı ve yatağa gelip yanıma oturdu ve gülümseyerek "sana gofret aldım" dedi.Yarı uykulu gözlerle gofretleri aldım ve babamla birlikte yemeye başladık bi yandan da muhabbet ediyorduk. Sonra TV açtık birlikte ismi suikast olan bir film seyrettik. Film boyunca ordan burdan filmden konuşup durduk. Film bitti ve babam iyi geceler diyerek ışığı kapatıp odadan çıktı. O gece hayatımın en güzel gecelerinden biriydi ve çok mutlu bir çocuk olarak uykuya daldım.

Neden bu kadar mutlu olmuştum ve sürekli bunu hatırlıyorum diye düşündüğümde (ki bugün ben de babayım ve artık anlıyorum ) gecenin bi vakti gofret yedim diye mi bu kadar mutlu olmuştum.Bugün biliyorum ki bir çocuk için en önemli şey anne babasının onunla vakit geçirmesi onu sevmesi kucaklaması ona değer verdiğini göstermesi. Gerisi hikaye.. Oyuncaklar ve dadılar bu boşluğu dolduramaz aksine büyütür ve çapraşıklaştırır. Babamın benimle o geceyi paylaşması ve bana değer verdiğini ve beni sevdiğini göstermesi muhteşem bir duyguydu bunun yerini hiçbir şey dolduramaz. Babam , sevmenin yasak olduğu çocuğunu büyüklerin yanında kucağına alamadığı ve daha bir sürü saçmalık olan bir gelenek kıskacında büyüdü. Kendi bildiğince bazen kırıp dökerek bize sevgisini göstermeye çalışırdı ve babamın bu geleneğe karşı bir bilinç geliştirip bunun kendi çocukları üzerinde hüküm sürmesini engelleme gayretini takdir ediyorum bugün. Çok dayak yemişti(evet evde okulda askerde sürekli dayak yenirdi o zamanlar) ama dayak konusunda geleneğe set çekmişti. Beni ve kardeşlerimi karşısına alıp "bakın çocuklar ben sizi dövmeyeceğim her ne olursa olsun dayak atmayacağım sadece iki şey yaptığınızda dayak yiyeceksiniz 1-Yalan söylediğinizde 2-sigara içtiğinizde." demişti.Ve bu sözünü de tuttu.Ben babamdan bir kere dayak yedim o da sigara içtiğim içindi. Ben de sözümü tuttum ve askere gidene kadar bir daha sigara içmedim.

Babamı bir de 82 anayasasına hayır oyu verdiği için çok sonradan takdir etmiştim. Referandum gününü hatırlıyorum,babam ayaküstü bana niye hayır oyu vereceğini anlatmıştı. Oysa ben evet demenin iyi bişey olacağını düşünüyordum o yaşlarda. Kenan paşa iyi birine benziyordu.

Baba seni seviyorum.

Sevgili annecim,

Çocukluğumda daha bilgisayar denen meret ortalıkta olmadığı için biz normal geleneksel oyunlar oynardık. Facebookta değil sokakta sosyalleşirdik. Bilye oynardık o yaşlarda sık sık. Kışın yağmurlu günlerde özellikle nalbantta toplanıp oynardık. Genelde çukur oynardık. Bikaç şekli daha vardı tam hatırlamıyorum adını belli bir mesafeye bilyeler sıra halinde dizilir ve atış yapılırdı. Baştaki bilyeyi vuran bilyelerin hepsini yutardı. Çukur oyununda da yere bir fincan büyüklüğünde çukur açılır ve üç adım öteye bir çizgi çekilir ve bilyeler o çukura atılmaya çalışılırdı. Çukura ilk giren vuruş hakkı kazanır ve 36 ya varan oyunu kazanırdı. Yutmacalı oynanıyorsa da kazanan bilyeyi alırdı.

Hepimiz torba torba bilye sahibiydik.Ben hiç yutmacalı oynamazdım niye? Rekabet, kaybetme riski,yeteneğini kullanma , falan filan. Cesaretsizlik işte o gündeeen taa bugüne uzanan. Kestim kuyruğunu ama artık. Hayat bir oyun ve oyunda yoksun yaaaa kapiş. Ya kaybedersem nolacak??? Bir yaz akşamı nasıl bir cesaret geldiyse ya da gözüm dönmüş diyelim komşumuz müfitle (kendisi köyün en namlı bilyecisiydi ve benden bikaç yaş büyüktü) yutmacalı oynadık teke tek komşumuz bülentlerin evinin önünde (orda nerdeyse taşa oyulmuş bir çukur vardı ve orda sadece biz oynardık mahallenin çocukları yani). Hatırlıyorum da zorla mı oynadım bu oyunu istememiş miydim müfit beni katakulliye mi getirmişti nedendir bilmem , oynarken soyuluyorum ve ben bütün misketlerimi kaybedecem duygusu ense kökümdeydi. Bak işte adam ola(maya)cak çocuk. Madem yutuluyon ne durmuyon bırak oyunu sonuna kadar bütün bilyelerini kaptırıyon , oynadığın kişi köyün en iyi bilyecisi kaybetmeyi göze almışsın demek ki. En sonunda akşamın geceye kaydığı yarasaların uçma vaktinde bütün bilyelerimi kaybettim. Eve nasıl bir ruh haliyle gelmişim artık annem yarım saat ne olduğunu anlamaya çalıştı ve beni sorguya aldı(pek inatçıdır). Ben baştan yiğitliğe bok sürdürmemeye çalıştım belki de korktum,evet korktum. O kadar dayandık işte yarım saat,sonra baklayı çıkardık ağzımızdan sümüklü sümüklü "müfit ühü ühü,bilyelerimin hepsini yuttu ühüh " . Annemin bir hışımla üstüne çarşafını alıp evden çıktığını ve yarım saat sonra oyunda kaybettiğim bilyelerin olduğu torbayla evden girdiğini hatırlıyorum.
(devam edicem)

Kıssadan hisse;belki bugünkü cesaretsizliğim ve hayat yolunda , yeteneklerimi kullanma anlamında yetersizliğim ve ürkekliğim o günkü deneyimime dayanıyor. O gün annem o bilyeleri gidip alarak kendince en doğru şeyi yaptı(bir anne neticede) ama ne onun yaptığı bu hareket ne de benim bilye oynamaya karar vermekten başlayıp devam eden hatalar zincirim doğruydu. Annemin "bak oğlum bir oyun oynamışsın ve kaybetmişsin adam elinden zorla almadı ya çok çalışıp sen de onu yenip bilyelerini geri alacaksın" gibisinden bir nutuk atsaydı şüphesiz iyi olurdu ama bu konuşmayı babamın yapması en doğrusu olurdu. Ben de salya sümük eve geleceğime erkek gibi ya da adam gibi diyelim daha doğru olur hareketimin sonuçlarını içselleştirebilseydim ve yukarıya yansıtmadan sineye çekseydim gerekeni yapmış olacaktım. Hadi onu yapmadım annem evden çıkarken "hayır anne , bunu yapma kaybettim bu kadar " diyebilseydim en azından durumu kurtarmış olurdum. Daha oyuna başlarken kaybetmeye odaklıydım,ben kazanamam. Bugünden baktığımda,ilk ofisimi açtığımda,ilk evliliğimde ve ve bu tür ilklerde hep aynı inanç yani inançsızlık varmış. O gün aldığım karar bilinçaltı düzeyde , bütün yaşamımı kurgulamış. Bu kurguyu değiştiriyorum artık o korkak çocuk değilim.

Sevgili annecim

Seni affediyorum o gün sana kızdığım için kendimi de affediyorum. Yaratıcının bir lutfuydu o ama değerlendiremedim o gün. Yaşadığımız buna benzer tüm deneyimler bizi tam ve bütün kılmak için Yaratıcının iyiliğimize yönelik müdahaleleri ve senaryo. O gün kötü gibi geliyor bize ama bizim gelişmemiz ve ruhun tekamülü için gerekli olan anlar. Başka türlü büyüme şansımız yok. Anlıyorum ve kabul ediyorum.

Sevgili annecim

Seninle bir ve bütünüm ve ben senin bir parçanım. Senden ve Tanrıdan gelen her iyiliği,her deneyimi ve her nimeti sevgiyle alıp kabul ediyorum. İzin veriyorum kabul ediyorum.

Sevgili annecim

Sen benim en iyi öğretmenimsin ama ben kötü bir öğrenciydim. Artık sana hayır demeyi öğreniyorum. Sana hayır demeliyim ki ben ben olayım ama sonunda sen haklı ol önemli değil. Anne sana sevgiyle HAYIR DİYORUM.



RÜYALARIMIZI YAPMAK

Rüyalarda yapıldığımızı düşünüyorum..

Ocak ayının sonunda tekamül kaynakları çalışmasına gittiğimde güç kaynağımı harekete geçirmek için yapacağım çalışmalardan biri olarak rüya ustası olmaktı..

İlk gördüğüm rüyayı hatırlamıyorum ama küçücük bir çocukken gördüğüm bir rüyanın bugün aynen hayatımın ortasında taptaze durduğunu görmek beni şaşırtıyor. Bu rüyamı da tekamül kaynakları çalışmamdan sonra hatırladım.

Rüyamda kocaman siyah bir ayının beni kovaladığını görüyorum. Adımlarım kıçıma vura vura ondan kaçıyorum ama ayı hızla bana yaklaşıyor ve yakalaması an meselesi ve ben birden gördüğümün benim rüyam olduğunu onu istediğim gibi yapabileceğimi ayıdan kaçmak için bir sebebim olmadığını fark ediyorum.(bunun bir ismi var ama hatırlayamadım)

Sonra koşmayı bırakıp duruyorum ve yüzümü ayıya dönüyorum. Ben durunca ayı da duruyor , korkmadan ayının suratına bakıyorum ve ayı dönüp gidiyor.

Bugün olsa ayıya kim olduğunu ve beni niye kovaladığını sorardım. 41 yaşına geldiğim şu demde hala o ayıdan kaçıyor olmak beni irkiltti. Sanırım çok derinde yatan korkularımı temsil ediyordu ya da o kişiyi. Bu günlerde rüyalarımla konuşurken korkularımın karşısında dimdik durmayı sanırım bu rüyamda öğrendim. Sanırım o ayıyla tümüyle yüzleşme zamanım geldi de çattı.

Kendim olmama engel olan sefil korkularımdan arınma zamanı ve kendi hayatının ve rüyalarının efendisi olma vaktidir bu bahar.

Olsun o halde...

8 Nis 2011

PİMPİRİM

PİMPİRİM...

Değerli arkadaşlar,sevgili gurmeler...

Bu adı iyi ezberleyin..Burası Cevizlibağ Tercüman Bloklarında Antep yemekleri yaptığını zanneden bir lokanta bozuntusu..

7 Nisan 2011 tarihinde burada yemek yeme talihsizliğini yaşadım. Yediğim fıstıklı kebapın sadece adından anlıyoruz kebap olduğunu. Bir de 16.00 TL para alıyorlar. Hayatımda(gerçekten hatırlayabildiğim bütün günler içinde herhangi bir gün) bu fiyata bu kadar kötü bir şey yemedim. 10 üzerinden 0 puan. İtin önüne koymazsın derler ya ahan da öyle. Bize sonradan katılan arkadaşın dediği gibi " yemeyip tabakta bırakacan ki bi durup düşünsünler"

Has krala gidip damağımızın tadını düzeltelim biz bu hafta sonu da damağımızdaki tahribat derinleşmesin.

BAKLAVA,GÜLLÜOĞLU,SUKUTU HAYAL


Geçen hafta Karaköy'de bir müevkkille buluşacaktım. Onu beklerken Güllüoğlunda bir baklava yiyim dedim gelmişken buralara kadar. Gittim bir porsiyon fıstıklı baklava aldım ve Mehmet Yaşin'in tabiriyle damağımda lezzet patlamaları beklerken baklavadan bir ısırık almamla birlikte ağzımda farklı patlamalar hissettim. Baklava ya çok beklemişti şekerlenmiş ve katır kutur olmuştu ya da buydu malzeme . Sanırım baklava konusunda fikirlerimi değiştirmem gerekecek.

İki gün midem ekşidi. Baklava, yerken damağıma yapışıyordu adeta. Diyarbakırda yediğim muhteşem şöbiyetten sonra güllüoğlu baklavası çekilir çile değildi. Bahtsız bedevi misali Güllüoğlunda bayat baklava yedim ve midem bozuldu. Hatırlayınca tekrar midem ekşidi şimdi.

18 Ağu 2010

SERÇELERİN ŞARKISI



Dün akşam TRT 1 de seyrettim bu filmi Mecidinin filmi
olduğunu bilmeden ve filmin başını kaçırarak üstelik. Şunu diyebilirim ki bu film benim için öğretici bir deneyim ve harika bir farkındalık sağladı. Seyrederken yaşadığım 2 saatlik keyfin yanında bir ömür yanım da taşıyacağım bir mutluluk bıraktı bana. Tarkovski bile bu kadar iyisini çekememişti.(bence)


Benim, işin sinema tekniği oyunculuk hikaye ve senaryo akışı gibi detaylardan bahsetmek derdim değil kaldı ki sinema eleştirme değilim zahir. Ki bu açılardan muhteşem bir film di özellikle başrolde ki oyuncu (HAMİD AGAZİ) nefes kesici bir performans sergiliyordu bence. Hatta kardeşimle birlikte seyrediyorduk filmi , benim birader "abi adam çok iyi oynuyor "dedi.

Sinema sitelerinde,forumlarda film ile ilgili çok iyi yorumlar okudum.Bu yorumlar fil hakkında daha da derinleşmemi sağladı. Başını kaçırdığım kısımda çocuklar bir kuyuya bakarken başlıyormuş film.Kuyu pis ve çöp dolu , sağır ablasının kuyuya düşen işitme cihazını bulmak için kuyuya giriyorlarmış. Kuyu film boyunca sürekli karşımıza çıkan bir tema burda,film ara ara dönüp kuyuya geliyor. Çocuklar bu kuyuda balık yetiştirmek istiyorlar ve kuyuyu film boyunca temizliyorlar. Filde pek çok metafor var;başta kuyu,devekuşu ve yumurtası,mavi kapı,anten,işitme cihazı ,Kerim'in bahçeye yığdığı atılmış eşyalar vs.


Ben kuyunun Kerim'in (başrol oyıncusu ) bilinçaltını temsil ettiğini düşünememiştim mesela,bir yorumcunun bu konudaki bakış açısı benim filmi üç sac ayağı üzerine oturtmamı sağladı. Mecidinin en büyük başarısı anlatmak istediğini çok yalın ve net sembollerle ifade etmesidir. Filmde Kerim'in ve karşıt olarak çocukların iç benleri ve bilinç altları paralel seyreder ve en üstte planları bozan ve yeni planlar yapan KADER'in görünmez eli vardır ve oyuncuların seçimlerine göre olaylar farklı seyreder ve beklenmedik acı tatlı sürprizler yapar.

Kuyunun pis hali aslında imtihandan geçmemiş Kerim'in saf ama işlenmemiş nefsi ve bilinç altıdır. Kerim'in çalıştığı deve kuşu çiftliğinden kendisince suçu olmadığı halde işten çıkartılması O'na göre adaletsizdir. Bunu "ama haksızlık bu" cümlesi ile ifade eder ve bu aslında bütün sisteme bir isyandır. Fakat aynı sistem (Kader-Yaratıcı) ona Tahranda ummadığı bir kapı açar ve ummadığı kadar çok para kazanır. Bu bölümler Kerim'in imtihan safhalarıdır ve yönetmen çok başarılı sembollerle bu akışı önümüze koyar. Kerim artık hırslanmış ve mal biriktirme sevdasına düşmüştür ve bütün önceliklerini ihmal eder ve cimrileşir. Uçsuz bucaksız siyah tarlalarda sırtındaki mavi kapıyla yürüyen Kerim'in görüntüsü yönetmenlik açısından çok çok başarılı bir metafordur. Hırsının esiri olmuş bir adam kendi karanlığını yaratmıştır ve onu bundan kurtarabilecek olan o kapı arkasındadır ve Kerim bunu ancak o kapının altında kaldığı zaman farkedecektir.

Neyse uzatmayım,bu sinema , üzerinde kitaplar yazılmış binlerce,sözler söylenmiş milyonlarca ta Ademden bu yana süre gelen insan tekinin çok yalın bir hikayesidir. Filmin sonunda kendi iç hesaplaşmanızı yapmanız filmin nihayetinde en büyük başarısıdır belki ve bunu gözünüze sokmadan çok basit bir anlatımla yapar. Neredeyse Tanrı konuşuyordur ve siz O'nu anlarsınız. Farkında olmadan anlarsınız ve çocuklar filmin sonunda o kuyu temizlediğinde kendi kuyunuzun içine bakarken bulursunuz kendinizi..

Kuyularımız temizlenmeyi bekliyor...

3 Tem 2010

FUTBOL GÜZEL OYUN ????

Dün seyrettiğim Brezilya-Hollanda maçından sonra şöyle düşündüm;umarım sen de elenirsin Hollanda. Brezilya gönüllerin şampiyonu derler benim gönlümün şampiyonu hiç olmadılar neden se? Olmamak konusunda da kanaatimi güçlendirmeye devam ediyorlar. Sevmediğim bişey var Brezilya da forma rengimi 2002 de bizi elemiş olmaları mı ne bilim hiç hazzetmem Brezilyadan. Dün itibariyle , yıllarca dünya şampiyonu olsun diye dua ettiğim Hollanda da artık siktirsin gitsin buralardan. Ha Gol atma özürlü Portekizin yedi gol attığı Kuzey Koreyi boktan bir futbolla sadece 2-1 yenmiş olmaları bile (üstelik gol yiyerek) Brezilyayı sevmemem için yeterli.

Gana takımının Uruguay gibi boktan top oynayan(bence;1-0 cı bir mantıkla oynuyorlar iğrenç) bir takıma üç gol atıp evine göndermesini isterdim ama arkadaşlar penaltıyı atamıyorlar kaldı ki gol atacaklar. Galiba fizik kanunları gibi futbolda da" atamayana atarlar" diye işleyen bir yasa var. Şili ile birlikte (Almanya hariç) en tuttuğum takımdı Gana. Tecrübesizce elendiler umarım önümüzdeki dünya kupasını Gana alır da klasik favorilerden kurtuluruz da ufkumuz açılır inşallah.

İspanyada kabız olmuş bir halde... Ikına ıkına ancak sıçıyorlar..Rahatlayın kardeşim yaa ne illet bişey seyretmek.. ERken boşalan adam gibiler...Hevesi kursağında kalıyor insanın... Bizim yeniköy kasabı Del Bosque de artık kessin oyundan Torresi, İnsan seyretmeye tahammül edemiyor o nasıl tahammül ediyor bilmiyorum artık. İspanyol mafyası mı var arkasında nedir. Villa olmasa İspanya da (belki kupayı alacaklar) guruptan çıkamayacaktı az daha. Çok ite kaka gidiyorlar. Paraguay maçında yani bu akşam artık kırsınlar baraj kapaklarını da sel olup aksınlar iguasu şelalesi gibi. Nedir kardeşim yani..

Almanya-Arjantin maçı fena oldu bu turda olması hasebiyle keşke finalde karşılaşsalardı. Maradonaya tapan birisi olarak Arjantin elensin istemiyorum bi yandan da enfes Almanya ve Mesut var. Almanyayı seyrederken adrenalim yükseliyor orgazmik redikulum haline geliyorum.. Henüz Messi denen arkadaş (herhalde Maradona teknik adam diye kastı kendiniabim büyüksün durumunda) bir numara göstermedi bize ki devam etsin diye manen destek olalım Arjantine. Yürü be Almanya yürü be Mesut diyorum finale...

Bu dünya kupası bize artık kesin hüküm olarak göstermiştir ki Aglo-Sakson medyasının dolduruşuyla sürekli büyük takım turnuvanın favorisi büyük ingiltere masalı BİTTİ... Guruptan çıkmaları bile ayıp oldu yani bence..Artık dünya kupalarına katılmasınlar yazıktır yaaa bu kadar kötü futbol seyretmek zorunda mıyız her daim..Bi cacık olmaz İngilizlerden bu saatten sonra.. Almanya mars etti onları siktirip gitsinler Prömiyer liglerine...

Paraguayın ne işi var diyorum yaa bu levelda.Nasıl bir takımsın sen yaaa..Ne oynuyon arkadaş. Futbolmu oynuyoz adam geçmez mi?? Japonyayla beraber oynadıkları o rezil müsabakadan sonra ikisi birlikte dünya kupasından ihraç edilmeliydi.Yerine ABD ya da Güney Kore takımının turnuvaya devam etmesine karar verilmeliydi. 90 dakika zaman geçirmeye (artı 30 da uzatma) oynanır mı yahu pes artık böyle takımlar görmek istemiyoruz buralarda.

Artık İspanya Paraguayın eline verip göndersin buralardan ve bi daha mümkünse gelmesinler.

Son sözümde Blattere; bütün vuvuzelalar götüne girsin ve kıyamete kadar ötsünler orda.Allah cezanı verecek....