14 May 2015

NORVEÇ VE DİNMEYEN TÜRK ISTIRABI

Dün Norveç konusu geçince , ekşide norveç başlığını okuyordum ki aşağıda kopyaladığım yazıya rast geldim. Ekşi mahalle soytarısı dolu ama sağlam bünyelerde yok değil. Zarri lakaplı arkadaşın yazısında bahsettiği türklerin NOrveç'te yaptığı rezillikler bana Japonya'da türklerin yaptığı rezillikleri hatırlattı. Yok artık diyenler türkler öyle şey yapmaz diyenler yoktur herhalde. Dün ahmaklık dedim ya neden bu topraklarda bu kadar ahmak çıkıyor ??? Neden ???  Neden akılsızlık ve ahlaksızlık fışkırıyor bu topraklardan.
Japonyaya türkler ilk gittiklerinde (Nagoya temerküz yeri türklerin) japonlar tarafından çok büyük saygı gördüler. Lokantalarda ilk başlarda türklerden para alınmıyordu o derece saygı duyuyorlardı. Sonrasında bizimkiler her yerde olduğu gibi bokunu çıkardılar. Nagoya'da gazete ve sigara satılan kutular var atm gib. Para atıyon sigaranı gazeteni alıyorsun. Bir de kahve makinası gibi makinalar var. Bizimkiler ilk önce bu aletleri soymaya başladı.. Hatta birisi bu makinalardan birini gece vinçle söküp götürmüş. HIrsızlık kavga dövüş de cabası. Nagoya'da belediye bu makineleri kaldırmak zorunda kalmış artık baş edememiş. El üstünde ülkeye kabul edilen türkler bir yıl içinde istenmeyen adam haline gelmişler. Lokantalarda para alınmayanlar lokantalara sokulmamaya başlandı. Japonlar tuttuklarını memlekete postalamaya başladılar. Özellikle Ordu nüfusuna kayıtlı olanların ülkeye girişini gayri resmi olarak yasakladılar. Pasaport kontrolünde eğer Ordulu olduğunuz anlaşılırsa daha havaalanından deport ediliyorsunuz. Geçen ya da iki üç sene olmuştur belki bir arkadaşın nüfus kaydını değiştirdik mahkemeden Japonya'ya gidebilsin diye. 
Birkaç sene önce Japonya'dan gelen bir Ordulu ile sohbet ediyorduk adam aynen şöyle dedi; ben insanlığı ve sevgiyi Japonya'da öğrendim..Zamanında biz cahil kafayla çok yanlış yaptık adamlara. 

Ulen Nagoya'da , filipinlisi , venezuellalısı , kolombiyalısı hintlisi çinlisi var. var oğlu var. Be amına koduğumun dengesizi o kadar millettten adamın aklına gelmiyor da senin niye aklına geliyor aleti vinçle sökmek ? Kapkaççılık ruhumuza işlemiş amına koyim. 

Neden bizden çıkyor bu tür adamlar ??? 

2006 yılında Almanya'da yapılan dünya kupasındaki görüntüleri hatırlarsınız Almanya 3. olduğunda. Arabanın camlarından sarkmış kutlama yapan alman türk karışık tipler üstelik korna çalarak. Spikerde ballandıra ballandıra anlatıyor almanları da alıştırdık diye. Be akılsız bunu mu öğrettik adamlara öğrete öğrete . Ha bir de rüşvet almayı öğrendiler.. Dünyaya katkımızda korna çalarak araçtan sarkarak kutlama yapmak oldu. Dallamalık nobeli olsa kesin alırdık...

Dertlendim gene..Bizim bir müvekkil vardı bir gün şöyle dedi bana hırsla, ulan bir daha konyalı biriyle iş yaparsam hepsi mi şerefsiz bunların . Buyrun Norveç ve türkler..
iskandinav insanlarının var ettiği kuzeybatı avrupa ülkesi. ortadoğu'da doğup büyümüş, bölgesinin kültürüyle harmanlanmış türkiye insanı tarafından coğrafya, ekonomik şartlar, gelişmişlik, kültür mevzularında şanslı bulunup türlü övgülere mazhar oluyor. tabii daha fazla olsun, örnek alınsın. bunu hepimiz istiyoruz değil mi cevat? müslüm, salih, feridun, berkecan öyle değil mi oğlum? petrol zenginiymiş adamlar, kişi başı yıllık gelirleri yüz bin dolarmış, adillermiş, dürüstlermiş anlatılıp duruyoruz. tarihten beri, ta ki 1960'lara kadar bu insanların sadece balık ve patates ile beslendiklerini, ellerinde başka hiçbir kaynak olmadığını biliyor musunuz? çoğunuz bilmiyor anlaşılan. orasına burasına sulandığınız iskandinav kadınının kepeği deniz suyuyla karıp ekmek yaptığını, tuttuğu balıkları deniz kenarından topladığı yosuna sarıp yediğini? bilmiyorsunuzdur bunu da. peki isveç'in "hiçbir boka yaramıyorsunuz, kaynak sağlamıyorsunuz, hem ayrılıkçı hem de israfsınız" deyip bu ülkeyi ve insanlarını bir kenara attığını? bilin kardeşim, bunları da bilin. bir zamanlar bu adamların açlıktan kırıldığını, soğuktan donarak öldüklerini de yazsın birileri. bu yüzden balığı ve balıkçıları kutsal görür, çok değer verirler. senin öpüp alnına koyduğun parayı hala önemsemiyorlar, kültürlerinin önüne geçirip modernleşip birilerine benzeyelim demiyorlar. iki kuruş parası olunca cilalı arabayı altına çeken, islamcısının bile altın varaklı kapılar taktırdığı evlerde kuzu çeviren bir milletin evladı nasıl anlar bunları? ayda 5 bin lira kazanınca herkese burun kıvıran sen değil misin burakcığım? narvesen'de sana sosisli sandvic satan jonas ya da oda'nın hesabında bir milyon kronu öylece duruyorken, bütün bankalar şahsına kapıları sonuna kadar açıyorken onun işine devam ettiğini, bunun yanında eğitimini sürdürdüğünü, anasından babasından harçlık almadığını; yani üreten bir insan olduğunu, savurgan olmadığını, harcanacak parayı kendini geliştirebilecek bir şeyler için kullanması gerektiğinin bilincinde olduğunu bilelim. önce o yapıyı, kültürü, toplumu ve devleti var eden karakteri tanıyalım. bu ülkenin parlamento üyeleri tramvaya biniyor, bisikletle meclise gidiyor. parasını oturup sayamayacağın adamlar tanıdım, adamlar koşarak işe gidiyor. sabah sporları çekip koluna kronometresini takıyor, yol kenarından patır patır yardırıyor lan adam. bak kendine, iki kuruşun olunca çekiyorsun mersoyu. o alamıyor mu sanıyorsun? 18 yaşına gelmiş her norveçlinin cebinde yüz bin kronluk kredi kartları vardır. banka arabasını alır, ayda 3000 kron ödersin der. bak seviye bu, ayıkıyor musun gardaş? sen zenginleştikçe rahatlık seviyeni arttırıyorsun. şimdi sana bu imkanları versem ve bir daha bu imkanlar alınmayacak dersem okur musun? hafız açıp gazete bile okumazsın. sen ki gittiğin tiyatroyu, operayı etiket diye kullanıp markası göğüste bulunan tişörtler alıyorsun. en fazla yarısını okuyabildiğin kitap hakkında atıp tutup iki ressam ismi ezberleyince fularla cihangire akıyorsun. lan sana fazla orası, o kitle sana fazla anlamıyor musun? senin dünyan ortadoğu. onlar nasıl ki kendi karakterleriyle yaşadıkları ülkeyi yarattı, sen de aynı şekilde kendi coğrafyanı yarattın. yaşadığın yer senin yansımandır, uyan bence.

doğasıyla, yer üstü ve yer altı zenginlikleriyle, ticaret hacmiyle dünyada eşi zor bulunan bir ülkede yaşıyorken din gibi, milli kimlik gibi ahmakça şeylerle kafanı doldurarak; nereden ne kadar kırpsam, devleti nasıl dolandırsam, işçileri nasıl sömürüp semirsem diye çırpınarak vakit harcayacağına devlet kavramını en üstte tutup insanını odağa alsan, midenin alacağından fazlasına göz koymasan sen de bir norveç'e sahip olmayacaksın mı sanıyorsun? gelin beraber sahtekarlıklarıyla norveç yasasını baştan aşağı değiştiren türkiye insanını tanıyalım. 3 bin krona şirket kurup buna ek ortaya koyacağın 10 bin kronla (yaklaşık 4 bin lira) dükkanını açabildiğin norveç'te pos aldığın banka sana milyonlarca kron borç hakkı tanıyordu. ciğeri beş para etmez insanımız ne yaptı bilin. içi boş banka kartını bağlantısını kestiği pos makinasından geçirip 3-5 milyon kron (1-2 milyon tl) satış gösterdi. daha sonra bağlantıyı sağlayıp bankanın tanıdığı imkanı kullandı. banka bu harcamayı doğru sayıp hesabına çektiği tutarı ekledi ve bizim puştlar ertesi gün bankanın hesabına yatırdığı bu parayı türkiye'ye wu aracılığıyla gönderdi. üçüncü gün çekilen kartta para olmadığını anlayan banka bu puştları arayıp durumu bildirdi. bu ciğersiz puştlar da paramız yok diyerek çaldığı parayı taksitlere böldürdü önce, adına kayıtlı her şeyi kardeşine devredip borcu ödemedi. ne oldu? kanun değişti. artık borca sınırlama getirildi. devlet esnafına güvenmemeye başladı.

üç kardeş bir norveçliyle sırayla evlendi. okuyun midesizler: yer konya tavşançalı. o villalar var ya emekle değil, hırsızlıkla bina edildi. homo erectus görünümlü o ayılar norveç'in vatandaşına olan sınırsız itimadını kullandılar. vatandaşlık yasası değişti. önceden yerleşmesi ve göçü çok rahat olan bu ülke şimdi türkiyeli olduğunu öğrenince bin takla attırmaya başladı. imam nikahıyla düzüp düzinelerce çocuk peydahladığı kadını köyünde bırakıp norveçli kadınlarla resmi nikah kıydı bu puştlar. adres hep aynı bölge olunca büyük elçiliğine yazı gönderen norveç makamları, bu boz ayıların imam nikahlı olduklarını, norveçli kadınların kullanıldığını öğrendi. sonra bir yasa, artık kadının tek ifadesiyle vatandaşlığın elinden alınır oldu. 1500 konyalıyı bahsettiğim araştırma neticesinde listeleyip kimliklerini geri alarak geri postaladı norveç: kanun çıkardı kanun!

bir norveçli çalmaz. yalan söylemez norveçli. din, duygu sömürmez. 80 yaşında market kasiyeri gördü bu gözler. yer moa/aalesund. amfi coop'a gidip bakın, perçemini maviye boyamış ihtiyar tam 80 yaşında. paraya ihtiyaç duyacak en son kitledir yaşlılar norveç'te. ama kasiyer olarak, balıkçı olarak, çiftçi olarak görürsünüz bu insanları hep. ne olacaktı ya, türkiye gibi bir ülke mi olacaktı norveç? 35-40 yaşında rüşvetle "malulen emekli" olan adamlarla dolu etrafınız. havadan maaş için engelli raporu alanlar ya? en kıdemliniz bile döner sermayesinden çalmıyor mu çalıştığı kurumun? haydi yalan deyin?

gitmek bir schengen vizesine bir de ist-osl uçak biletine bakar kaplanlar, zor değil. ama duramazsın, tutunamazsın genç adam. çünkü senin ülken türkiye. sen türkiyelisin. senin en büyük sorunun tanrının varlığı. senin gibi pespayelerle dolu o ülke. devleti, bankayı, toptancıyı, esnafı, vatandaşı dolandıran pespayelerle dolu o ülke. yok sana yer, kalmadı.

size tek tavsiyem önce kendinizi, sonra çevrenizi değiştirmeniz. norveç'e gitmeyin, yapamazsınız. siz ancak kendi norveçinizi yaratarak rahata erersiniz. gerisi tıraş. demedi demeyin türkiyeliler. bu sebepledir ki yaşadığınız coğrafyayı övgülere mazhar hallere getirin. övün, övünün, övündükçe gelişin, büyüyün ve imrenilecek bir hale gelin.

haydi saçmalıyor olayım. o halde bana değil her şeyini satıp alanya'ya, side'ye yerleşen ve türkiye'de ölmek isteyen norveçlilere sorun bunları. aha, adres de verdim.

13 May 2015

DÜNYADA APTALLIKTAN BAŞKA GÜNAH YOKTUR

Sadece iki şey sonsuzdur, evren ve insan ahmaklığı, ilkinden o kadarda emin değilim.  Albert EINSTEIN 

Dünyada aptallık dışında günah yoktur.  Oscar Wilde 



                                                     AHMAKIN ABDEST DUASI
'' Efendim iki türlü abdest duası var. Burna su çekilirken; "Allah'ım bana cennet kokusunu nasip et!" denir. Abdest bozunca da;
"Allah'ım ben elden geldiğince bedenen temizlendim, sen de beni günah pisliğinden temizlenenlerden eyle." diye dua edilir. Ahmağın biri bunları ezberlemiş ama sırasını şaşırmış. Bir gün abdest bozduktan sonra yüksek sesle; "Ya Rab bana cennet kokusunu nasip et!"demiş. Bunu işiten biri demiş ki;

"Duan güzel ama deliğini şaşırmışsın. Cennet kokusu burunla duyulur; sen kokuyu tersinden mi alıyorsun.? Gül kokusu burundaki delik içindir, öbür deliğin gülden haberi olur mu? A nasipsiz onu yerinde ara." (4/86)
                                                         &
Geçenlerde bir arkadaşla sohbet ediyorduk. Laf tarikatlere , cemaatlere geldi. Aklını kullanmak , kullanmamak körü körüne itaat etmek gibi kavramlar üzerinden mevzuyu uzun uzun konuştuk.Arkadaş konuyu şöyle bağladı; bir arkadaş misafirliği geldiydi sohbette  konu seçimlerde kime oy vereceğize geldi. Arkadaş ehli tarik olduğundan efendi hazretleri kimi işaret ederse ona vereceğiz dedi. Benim hanım bodoslama lafa girerek , ya siz yetişkin değil misiniz kendi aklınız yok mu ? kime oy vereceğinize de kendiniz karar veremiyor musunuz ?..
Ortalık iktisattan,sosyolojiden,psikolojiden bihaber okumuş okumamış ahmaklarla dolu. Adam düşünmeden yaşıyor. Bir mevzu konuşuyoruz , falanca kitaptan istifade edebilirsin diyorum , ben, kitap okumam diyor. 
Mehmet Sabri Genç konferansında bir anekdot nakletti. Karımla birlikte Hatay'a gitmek için çevreyoluna çıktık gidiyoruz akşam vakti. Yanımızdan beyaz bir golf süratle geçti ve bir kaç km ilerden u dönüşü yaparak aynı süratle üstümüze doğru gelmeye başladı. Donduk kaldık. Arabayı kenara çekip sellektör yaptım. Araç yanımızdan hızla geçip gitti. Hemen polisi aradım.Ekliyor hoca , ya normal bir insan otobanda niye u dönüşü yapar bu nasıl bir kafadır. 
Ne anlatacaksın ki bu adama . Otobanda u dönüşü yapıp ters istikamette gidecek kadar ahmak birine hangi mantıktan hangi seviyeden konuşacaksın.
Gene hocaya soruyor bir öğrenci, hocam güzel güzel anlatıyorsunuz yaşadığımız dekadansı peki çare ne ? Hocanın cevabı kısa ve net; yok. 
Yedi liraya kahve içip üç liralık kitabı okumayan bir topluluğa ben ne yapabilirim ki ? Kantın yaşadığı yıllar arasında almanyada 185.000 kitap basılmış. Aynı dönemde 170  ayrı felsefe dergisi yayınlanmış. Marifet iltifata tabidir diyerek devam etti.
Şu seçim arifesinde konuşulan mevzulara bakar mısın ??? Demirelden bu yana değişen ir şey yok.. Milleti meydanlarda toplayıp nutuk atmak siyeset yapmak oluyor. Bu medya çağında miting nedir ya ???
Çoğu zaman yaparız ya İngilterede böyle İsveçte şöyle . Ne hamakat. Elmayla armut kıyaslanır mı ??? 
Gene Mehmet Sabri hocanın şu cümlesiyle bitireyim. Norveç'e iki defa gittim. Refah seviyesi kişi başı 101.000 $ Kuzey denizinden çıkardıkları petrolle zenginleşmişler. BU zenginlik ülkeye sinmiş. Çünkü ülke akılla yönetiliyor bu yüzdende insanlarda büyük bir sükunet var.

12 May 2015

PUTUNU KIRMAYAN KENDİ PUTUNDA KIRILIR

Cuma akşamı Pelin Çift'in halefi bir hatunun sunmaya başladığı efsane ''öteki gündem'' programında 'aşk' konusu konuşuldu. Cem Mumcu konuklardan biriydi ve programın sonlarına doğru 'ilahi aşk' konusu konuşulurken başlıktaki lafı etti: putunu kırmayan kendi putunda kırılır...

Kimi parayı kimi kocayı kimi evladı kimi nefsani arzularını putlaştırır eğer bunlardan arınmazsa kişi , Allah onu putunda kırar dedi. La ilahe ilallah diyoruz yani ilah yok diye başlıyoruz dedi. ancak Allah var diyoruz sadece O var. Bu Allah bizim dışımızda evrenin dışında bir tek O var demek değil ondan başka hiçbir şey yok demektir. Gördüğümüz evren Allahın her an yarattığı bir evrendir. Hallac enel hak yani ben Allahım dedi. Allah benim demedi dikkat edin ben Allahım dedi. Yani ben benliğimi aştım ve Allahtan başka bir şey yok ve ben de ondan bir parçayım demek istedi.

Çok sevdiğim ve tek gerçek olan bir genellemeyle bitirdi sözünü ; hepimiz öleceğiz ölümsüz bir varlık yok bunu bilerek yaşayalım..

Eyvallah..

Buyrun buradan yakın putperestler sizi...-:))) 

DEVRİMCİ APTALLIK

AKL, kelimesi dilimize arapçadan girmiştir. Kelime anlamı şudur: bedevi araplar malum deve ile dolanırlar çölde gece olduğunda ya da konaklandığında deve kaçmasın diye devenin boynu ile sağ ayağı arasına bir ip bağlanır böylece deve çöker ve hareket edemez, bedevi araplar bu ipe el-akl derler. Devesine güvenip ip bağlamayan arapın kaçan devesine de cehil denir. Akl hududu çerçevesi olandır. Bağı olmayan serbest olan cehildir. Kafir aklını örten adamdır. 

Akılsızlık türlü türlü şekilde dünya tarihinde boy göstermiş sayısız cana mal olmuş insanlığı yiyip bitimiştir. Dünyadaki en tehlikeli varlık yok etme gücü olan ahmaktır. 

Geçen akşam izlediğim bir belgeselde vakıf olduğum ahmaklık ise çok çarpıcıydı. Doğa ve insan ilişkisinin ne kadar hassas dengelere oturduğunun çok çarpıcı bir örneğidir. Çevreyi dikkate almayan bir sanayileşmenin bizi yok oluşa sürükleyebileceğenin yaşanmış bir kanıtıdır. Tarımın ve doğanın düzeninin korunmasının türümüzün varlığını sürdürmesi için ne kadar hayati olduğunu ve tarımın sadece bir üretim faaliyeti değil bir yaşam faaliyeti olduğunu da sürekli hatırda tutmamız gerektiğini gözler önüne seren bir vakıadır.

Serçeleri öldürmeye teşvik eden bir afiş
Efendim Mao Zedung denen köylü komünist köylüleri ikna ederek Çin'de 1949 yılında bir devrim yapar. Bu parlak zeka 1958-1963 yılları arasında ''büyük atılım'' denen bir kalkınma hamlesi başlatır. Bolşeviklerin uygulayıp çuvalladığı ''lysenko'' modeli bir tarım reformu ile birlikte , beş yıl içinde İngiltereyi çelik üretiminde geçeceklerini ilan ettikleri bir sanayi reformu uygulamaya koyulur. Milyonlarca köylü belli büyüklükteki komünlere toplanır ve her köye bir demir ocağı kurulur ve bu ocaklarda çelik üretmeye zorlanır. Bu aptal politikalar sonucu 1959 yılında büyük bir kıtlık yaşanır. Mao hazretleri serçelerin pirinçleri yediği varsayımı ile (serçeler yüzünden aç kalıyoruz) ülke çapında serçe avı başlatır. Milyonlarca insan ellerine aldıkları tencere tavalara vurarak serçelerin yere konmasını engellemeye böylece serçelerin kanat çırpmaktan bitap düşerek ölmelerini sağlamaya çalışır. Buna sapan ve tüfekle avlanmakta eklenir. Serçe yuvaları dağıtılır . Belgeselde söylenen rakama göre 2milyar800milyon serçe katledilir. Gökte kanat çırpan tek bir serçe kalmaz. Devrim kapitalist asalaklardan kurtulmuştur. 

1960 yılında serçelerden azat olan milyarlarca tarım zararlısı çekirgesi kımılı tarlaları istila eder ve kıtlık korkunç seviyelere ulaşır. Çin Rusyadan serçe ithal eder.

Bu arada arka bahçelerdeki dökümhanelerden İngiltereyi çelik üretiminde geçme hayali serçe katliamından beter bir ekonomik çöküşe neden olur. Netice itibari ile çelik üretmek için dev fabrikalara ihtiyaç vardır bu köylü imalathanelerinde üretilen çelik değil işe yaramaz dökme demirdir. 

Mao'nun büyük atılımı , büyük çöküşe dönüşür ve Çin ekonomisi %25 küçülür. Bu kıtlık yıllarında 20 ila 40 milyon köylü açlıktan ölür ya da öldürülür. 

Köylüleri kurtarmak için devrim yapan Mao , köylülerin ağzına sıçar bırakır. 

Aklını kullanmamak yeryüzündeki  tek günahtır ve cezası korkunçtur. 

20.yy insanlığın cinnet yüzyılı. 

11 May 2015

DEREYLE AKIP GİDEN ÇOCUKLUĞUM

Dere kelimesi bugünkü şehirli çocuklar için ne anlama geliyor acaba ?? Hatta soru şu olmalı belki : dere kaldı mı ???

Dere kelimesini çocukluk yıllarımdan çıkarırsam eğer yaşamım kötürüm kalır. Ne çocukluğumu anlatabilirim ne gençliğimi. Dere, benim çocukluğumun geçtiği köyde o köyün tüm çocukları için özellikle yazın hayatın tam merkezinde olurdu. Hiç bir çocuk nisandan ekime kadar geçen günlerde dereye uğramadan akşama çıkmazdı. 

Dere sadece çocukların değil aslında tüm köy halkının hayatının , evinin bir parçasıydı. Dere o yıllarda bizim hayatımız için şah damarı gibi bir şeydi onsuz bir yaşam tasavvur edemezdik. 
Nisan ayıyla birlikte suya doymuş toprağın ve bahar yağmurlarının besleyip semirttiği gövdesiyle yatağını döve döve köyümüzün ortasından kendine yol açar ve mezarlığın arkasından derin bir siper gibi oyduğu menfezinde yeşil bir ovaya doğru kıvrıla kıvrıla çoşkuyla akardı.Bu çoşkunluk  kollarında geçireceğimiz uzun yazın habercisiydi. Nisan ayıyla birlikte dere boyu şenlenir söğütler , çınarlar, cevizler ve böğürtlenler taze dudaklarıyla dereye doğru eğilirlerdi. Taze söğüt dallarından düdük yapabiliriz demekti bu aynı zamanda. Otlamaya götürdüğümüz ineklerimizi çayırlara yaydıktan sonra dünyanın en mühim işini yapıyormuşçasına titizlikle seçtiğimiz söğüt dallarını düdük yapmaya koyulurduk. Düdük yapmak mevsimin bir rüknüydü adeta. Herkes elindeki düdüğü öttüre öttüre akşam evinin yolunu tutardı. 

Mayısla birlikte iyice kendini hissettiren yaz ve sıcaklar dereyi ateşler ve kurbağaların eşlerine yaptığı serenatlarla inlerdi. Mayıs akşamları kurbağaların bu çoşkulu çağrılarıyla dolar,akan suyun , rüzgarın dalların ve otların hışırtılarını  hatta tüm sesleri bastırarak durmaksızın devam eden bir düğün neşesiyle avlularda damlarda ve sokaklarda geceye karışıp rüyalarımıza eşlik ederdi. 

Yazla birlikte okullarda kapanır ve otlarda kuruduğundan inekleri otlatma işi sırtımızdan kalkardı. Artık dere neredeyse bütün günümüzü içinde geçireceğimiz bir lunaparka dönüşürdü. 

Dere bende çok acı bir anıya da tekabül eder aynı zamanda. Ne zaman dere kelimesi geçse ya da bir dereden geçsem çocukluğumuzun içinden kayıp giden bir arkadaşımızı hatırlarım.Birlikte balık tuttuğumuz balık tutarken pantolonum ıslanmasın diye paçalarımı yukarıya kıvırmaya çalışırken dönüp bana '' göt ıslanmadan balık tutulmaz '' öz deyişiyle bu yaptığımın anlamsız olduğunu idrak etmemi sağlayan bu arkadaşım o yaz bu lafı ettikten bir hafta sonra top oynamaktan geldiğimiz bir akşam rahatsızlanarak hastaneye kaldırılır ve ertesi sabah onun öldüğü haberini alırız. Terli terli gazoz içti . sadece gazoz içmedi eve gidince dolaptan soğuk hoşaf ta çıkarıp içmiş gibi çeşitli ölüm sebepleri üzerinde günlerce dedikodu yaptık. Gerçek olan öldüğüydü ve bir daha birlikte balık tutamayacak olduğumuzdu. O günden beri dolaptan soğuk bir şey içmedim ta geçen seneye kadar. Kendisinden yukarıdaki özdeyiş hatıra kaldı bana. 

Kuzenlerimin geldiği günlerde dere içinden çıkmadığımız bir panayır yeri gibi olur. Evden çıkarken '' dereye girmeyin '' tembihi dere kıyısına varana kadar hüküm ifade eder. Bizim denizimiz okyanusumuz plajımız oyun parkımız ve yüzmeyi öğrendiğimiz havuzumuzdu. Ayrıca balık avladığımız av sahamız. Bütün yaz kah oltayla kah sepetle neredeyse her gün balık tutardık. 

Dere sadece oyun alanımız değildi  yetişkinlerden gizli yaptığımız bütün eylemlerimizin de mekanıydı. Sigara içmek kağıt oynamak ve cinsel oyunlar için adres dere boyuydu. Özellikle köyün yukarısında ormana doğru gittikçe derinleşen ve genişleyen kuytu boyunlar bu işin adresiydi. Yazın o tarafa doğru gitmek yetişkinlere özgüydü. Ergenlik öncesi çocukları delikanlılar o muhite sokmazdı adı da zaten ''delikanlı yıkanma yeriydi''. 

Masturbasyon yapmayı büyükler bize dere kuytularında öğretmişlerdi. Kızlar dereden uzak dururdu o yüzden. Ne olur ne olmaz! Kızlarla ancak mahalle arasında ya da samanlıklarda oynayabilirdik. 

Mezarlığımız, köy kahvesi.okul dere kenarındaydı. Derenin belli yerlerine isim takmıştık . Sürekli kullandığımız kısımları vardı ara sıra kullandığımız kısımları vardı ve hiç kullanmadığımız kısımları vardı. Bazı yerlerine girmeye korkuyorduk açıkçası. 

Dere sadece köyümüzün ortasından geçmez hayatımzın tam ortasından geçerdi. 
Çocukluğumun baharında kurbağaların avazlarıyla doldurduğu yazları çocuk sesleriyle çınlayan kışın gürül gürül yazın usul usul akan bu dere neredeyse hiç akmıyor artık. O çoşkusunu da yitireli hayli zaman oldu. Bir ihtiyar bastonu gibi boynu bükük bugün. Ne çifleşmek için serenat yapan kurbağalar ne de içinde kaynaşan balıklar var bugün. Ne de çocuk..

O dere yatağında bugün sadece çocukluğumun unutulmaz hatıraları akıyor . O derenin bir ruhu olduğuna inanıyorum çünkü çocukluğumu besledi hiç bıkmadan..Bana çok şey öğretti her şeyini paylaştı benimle.. 

Sanırım o dere yatağında sadece su değil hayatta akıyordu...

DİLARA NEDEN ÖLDÜ ???


'' ŞİRİNEVLER’de oturan üç çocuk annesi Songül Dumru, dün 8 yaşındaki oğlu Servan Dumru’yu Atatürk İlköğretim Okulu’ndan almaya giderken 5 yaşındaki kızı Dilara’yı da yanına aldı. Eve dönüşte Tavukçu Deresi’nin ıslah çalışmasının yapıldığı Kerim Çavuş Caddesi’nden geçerken, elini sıkı sıkıya tuttuğu Dilara, üzeri kontraplakla kapatılmış rögara bastı.  

Basmasıyla birlikte annesinin elinden kayarak çığlıklar içinde boşluğa düştü. Dilara, çığlıklar atarak, yüksek debiyle akan kanalizasyonda gözden kayboldu.''


2007 yılında meydana gelen bu vahim olayı hatırlayan var mı bilmiyorum lakin o gün o çukura düşen Dilara'nın yasını hiç birirmiz tutmadığından ve hepimiz bunun hesabını sorup ''Dilara neden öldü ?'' diye sorumluları hesaba çekmediğimizden , İzmir'de bir aile yoldaki bir çukura arabayla düşüp yok oldu, Soma'da geçen yıl aynı akılsızlığın sonucu 301 insan evladı çamurda boğuldu, şehrin en modern en bilmem ne muhitinde inşaat asansörü 11 canı betona gömdü. 

Bunlar burada dursun..

Bugünkü köşe yazısında Fatma Barbarosoğlu (hala basını takip etmeme  sebep üç kalbi olan insandan biridir kendileri yoksa taraftar bülteninden farkı yok gazetelerin) Mehmet Sabri Genç'in ''karekök hayat '' isimli son kitabını anlatıyor. 

İnternette biraz araştırma yapınca yazarın şahsi sitesine denk geldim. Bugüne kadar hiç duymadığım bir şahsı muhterem kendileri . Bu onun değil benim ayıbım. Bir arkadaş Cemil Meriç ekolünün yeni kalemi ilan etmiş. Haksız da sayılmaz umarım daim olur.

Sitede çok sağlam yazılar var hararetle öneririm. Mesela , Soma,Somali ve Las Vegas makalesinin sonunu şöyle bitiriyor yazar;


'' Bir çukur oraya birisi düşüp öldükten sonra kapatılıyorsa, o çukur zihinlerdedir. Zihinlerde açılmış çukurlarsa çok insanı yutacaktır. Mühim olan o çukuru önceden görüp ona göre çözüm üretebilmektir. İnsanların nasıl öldüğü değil, neden öldüğüdür önemli olan. Kapitalizm kimini savaşta, kimini madende katleder. Tüketim kültürünün ayyuka çıktığı şu dönemde yazılacak, konuşulacak o kadar çok şey var ki! Bu kadar çok şeyi konuşmazdan evvel soracağımız ilk soru “neden?” olmalıdır. Türkiye eğer büyük bir ülke olacaksa “neden?” sorusunu sormalıdır. Aynı şekilde Soma vak’asında yaşamını yitirmiş madencilerin “neden kredi borçları var?” diye de sorulmalı. “Bu ülkede neden 18 milyon kişi icralık?” diye de. “Neden hâlâ akletmezsiniz?”

http://mehmetsabrigenc.com/soma-somali-ve-las-vegas/
Yazar sormamız gereken sorunun ''nasıl ?'' değil , '' neden?'' olması gerektiğini söylüyor. 

Yazımızın başına dönersek , ey devlet büyükleri ve o devlet büyüklerini seçen halk , Dilara neden öldü ??? 
Aynı makaleden şu cümleyle yazımı bitiriyorum lakin aynı temennileri bütün bunların hesabını sormayanları da dahil ederek,

''Parayla abdest alanları, secdelerini mazluma zulmederek kirletenleri, bu ülkede yaşayan herkesin dimağına her türlü tüketim ahlaksızlığını yerleştirmek için çabalayanları, toplumu niteliksizleştirenleri, insanların aklını örtüp köleleştirenleri, liyakatsizliği liyakat; zulmü adalet zannedenleri, akılsızlıklarına kader veya alın yazısı deyip Allah’a iftira edenleri, tüm bunlara sebep olan failleri Allah helak etsin! '' amin

6 May 2015

HIDRELLEZ

Bugün hıdrellez. Çeşitli ritüellerle idrak ettiğimiz bir 6 mayıs gününü daha yaşamış bulunuyoruz. Malum bugün dileklerin gerçekleşmesi için sabah erkenden kalkanlarımız dileklerini suya bırakıp umutlarını gökyüzüne uçuranlarımız oldu. Cümlesinin dileklerinin hayırlara çıkmasını temenni ediyorum..

Açıkçası böyle zırvalara inanan biri değilim lakin adına çekim yasası mı dersiniz niyetlerin kabulümü dersiniz safiyane kalpli bazı eşhasın semaya yükselen niyetleri oluş sürecine giriverir. Ben dahi eşimle birlikte 2009 hıdrellezini malum adet üzere kutladık ey kari. Ha dileklerin ne oldu gerçekleşti mi diye soracak olursanız cevabım hayır...

Dün gece hıdrellez olduğunu unutmuş bir halde atalarımdan aldığım tüm olumsuz düşüncelerden özgürleşmeyi seçiyorum diyerek yattım uyudum. Güzel rüyalar gördüm. 

Rüyanın sonunda (parasızlık had safhada ya ) dondurma almak istiyorum fakat param olmadığını hatırlıyorum ama almakta istiyorum özellikle çocuklarım yesin diye. Elim cebime gidince cebimde on lira buluyorum allah allah buda nereden geldi ki diyorum. Elime alıp bakınca paranın pırıl pırıl parladığını fark ediyorum . Parayı öylece elimde tutup hayretle bakarken para elli liraya dönüşüyor şaşkınlığım artıyor biraz eğip bükünce para bir on lira bir elli lira oluyor. Hayretle bakmaya devam ediyorum bu sefer banknot birmilyon liraya dönüşüyor. Sonra kendi kendime bu para sanırım sahte geçmez bu para diyorum ve dondurmacıya vermekten vazgeçiyorum. 

Lodos dolayısıyla kafa pek yerinde değil herkese dileklerinin gerçekleştiği hıdrellez dilerim...