2 Haz 2012

KADIN BİR ERKEĞİN ANAVATANIDIR..

Kadın bir erkeğin anavatanıdır..Bir erkek bu vatanda dünyaya gelir ve burada gömülür..Denizdeki balık misali farkında değildir erkek bu gerçeğin ve kendini üstünmüş gibi görüverir bu özgür ülkede başı dik dururken..Bilmezki bir kadının kalbinde kök salar bir erkek ve yarattığı tüm şeylerle birlikte.. Bir erkek bir kadını sevememişse ne vatan bilir ne yaratan..Ne de bir mezarı olur..

BİLİNÇALTI NEREYE BİZ ORAYA...

(Bu yazı Radikal Gazetesinin kitap ekinden alınmıştır.Behice Tezçakar'ın kitap tanıtım yazısıdır. Önemi itibariyle bloga alınmıştır.) 
Bilim dediğimiz şey ‘bu kadarını biliyoruz gerisini henüz bilemiyoruz ama araştırıyoruz’un sistematik olarak bir amaç çerçevesinde toplanması. Modern zamanların başımıza açtığı ruhsal bin bir sıkıntının devasını bulmak için çare arayan psikoloji, psikiyatri bilim dallarının çok dışında ruhsal psikoloji denen bir meret var ki pek çok insan ona bayılıyor. Nereden mi anlaşılıyor, kitap satışlarından. Bu alanda çalışanlar adeta insan makinesinin kullanma kılavuzunu çıkarmaya çalışıyorlar. Bilinçaltını inceliyor, sıklıkla hipnozu kullanıyorlar. Carl Jung, Sigmund Freud, Milton Ericson, Wilhelm Reich mevzuyu dünyaya öğreten adamlar. 

Türkiye ’de ise ruhsal psikolojiye yoğunlaşmış isimler arasında en enteresan olanı bence Seda Diker. Kitapları peynir ekmek gibi satan bu kadın bilinçaltı ile ilgili araştırmalar yaparken karşıma çıktı. Diker, bilinçaltının biz fark etmeden hayatımızı nasıl yönlendirdiğine, bu hard diski nasıl temizleyip format atmamız gerektiğine dair yol yöntem öğreten bir uzman. Danışanlarının problemlerinden ve bunlara sebep olan korkularından bilinçaltı hipnoz yöntemleriyle kurtulmalarına yardım ediyor. Kitabında yapmaya çalıştığı şey kadınların derdine derman olmak. Hangi derdine mi? Tabi ki erkekler. 

‘Aslında Giden Erkek Yoktur’, dişiliğin, modern dünyanın dayattığı müstehcenlikle ilgisi olmayan bir sanat olduğunu anlatıyor. Genel itibariyle bilinçaltının hayatımız üzerindeki etkisi üzerine çalışan Seda Diker kitabında bilinçaltının ilişkilerimizi nasıl yönlendirdiğine yer vermiş. Yazar yaradılışın doğal dengesinin henüz bozulmadığı, bilinçaltının tam kirlenmediği devirlerde kadınların kadın, erkeklerin erkek gibi olduğunun altını çiziyor. Buradan hareketle ana tezi bilinçaltı temizliği yaparak ve tarih öncesi çağlarda kalmış olan dişilik ilminin kadim bilgilerini tekrar hatırlayarak ilişkilerimizin doğal dengeye kavuşacağı. Diker kadınlık ilminin eski çağlarda gayet iyi bilinip icra edildiğini yazıyor. Bu işin kurallarını öğrenebilmek için kadınlığın tarihine kısa da olsa bir göz atmak gerekiyor. 

 Dişiliğin tarihi 1961 -65 yılları arasında Çatal Höyük’de kazı yapan British Institude of Archeology arkeoloğu James Mellaart, bu M.Ö. 8000’lere dayanan meşhur neolitik çağ köyüne yeniden hayat verirken kadınlığın tarihine de ışık tutmuş oldu. Dönemin Anadolu ’sunda kadının ne kadar önemli olduğunu anlatan tek veri herkesçe bilinen tanrıça figürleri değil. Arkeologların ortaya çıkardığı ‘ay evleri’ de var. Neolitik köyün kadınlara özel servis veren kurumları varmış ve kadın metabolizması ayın dünya etrafındaki döngüsüyle paralel gittiği için buralara ‘ay evi’ denmiş. Aylık periyodunu yaşayan her kadın, kız çocuğunu da alıp bu evlere gidermiş. Yaklaşık bir hafta süren bu dönem boyunca kadınlara hizmet edilir, masaj yapılır, devrin en bilge kadınından hamilelik, kadınlık, dişilik, annelik sanatı ve enerji kullanımı üzerine eğitim alırlarmış. Ay evlerindeki en bilge kadına verilen isim ‘An-a’ anne kelimesinin etimolojik kökenini işaret eder. Kadınlar An-a’dan duygusal güçlerini doğru yönde ve toplumun refahı için kullanmayı öğrenirler. Neolotik çağın anaerkil anlayışına göre kadınların duygusal, ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak mutlu olmaları çekim yasası gereği iklimi olumlu yönde etkiler, kadınların duygusal doyumu toprağın bereketini arttırırmış. (Bu inanış bana Kur’andaki ‘kadınlar sizin tarlalarınızdır’ ayetini hatırlattı.) Kadınlar ay evine gider de dönemin erkekleri hiç boş durur mu ? Onlarda güneş evlerinde kadınları duygusal, ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak nasıl mutlu edeceklerini, eşlerini nasıl koruyacaklarını, avcılığı, çiftçiliği, babalığı öğrenirlermiş. 

İnsanın anaerkil düzende yaşayası geliyor. Yani çağın yin-yang dişi-eril döngüsü şu şekilde işliyormuş. Erkek kadını mutlu eder, kadının olumlu duygularıyla çekim yasası harekete geçer, kadın bereket ve bolluk enerjisini çeker, toprak iklim güzelleşir, ürünler bollaşırmış. İnanışlarına göre bir bölgenin kadınları topluca mutsuz olursa, orada doğa mutlaka intikam alırmış.

 ‘Gılgamış çok kabasın’ Seda Diker konuyla ilgili olarak ‘Gılgamış Destanı’nı şimdiye kadar tarihçilerin ve edebiyatçıların bakmadığı bir tarzda ele almış. Yazar iri, güçlü ve kaba yapıdaki Gılgamış’ı berbat Aryan kültürünün bir temsilcisi olarak değerlendiriyor. Pazar yerine gidip sorgusuz istediği her yiyeceği alması, canının çektiği her kadına ilişmesi, tersine giden erkeklerle dövüşmesi Aryan özellikleri. Seda Hanım destanlaşmış ‘Gılgamış’ın bilinçaltındaki ölüm korkusu yüzünden böyle davrandığını yazıyor. Bilindiği gibi hikayedeki Gılgamış hayatı boyunca gerçekten de ölümsüzlüğün peşinde koşar. Diker enteresan bir şey söylüyor, yüzyıllardır içinde yaşadığımız bize Aryanlardan miras kalan ataerkil düzenin kökünde erkek bilinçaltını kirleten ölüm korkusu var. Kitapta bilinçaltını kirleten 5 ana korkudan bahsediliyor; değersizlik, kaybetme, yetersizlik ve başarısızlık, yüzleşme ve ölüm. Örneğin çapkın, hovarda erkeklerde yetersizlik korkusu var. Çapkınlar yetersizlik duyguları yüzünden tek bir kadından aldıkları onayla yetinemiyorlar, pek çok kadının onayına ihtiyaç duyuyorlar. Korktuğum başıma geldi diyenler, size söylüyorum Diker bilinçaltını işgal eden korkuların hayatımızın kısır döngülerine sebebiyet verdiğini, onları çektiğimizi, sürekli aynı sorunları bu sebeple yaşadığımızı açıklıyor.

 Ben Diker’in bahsettiği korkulardan oluşan bilinçaltını tasavvuftaki ‘nefs’ ile aynı şey olduğunu düşündüm. Geçim korkusu, yalnızlık korkusu, takdir edilmeme korkusu, beğenilmeme korkusu, hastalık korkusu gibi tüm korkularından kurtulmuş, teslim ve güvende hisseden insan gerçek anlamda huzurlu, mutlu özgür insan oluyor. Tıpkı nefsini eğitmiş insan-ı kamil, ermiş derviş gibi. 

 Diker özet olarak doğru ilişkiyi duygusal boşluklarımızı ve bilinçaltı korkularımızı sildiğimiz zaman yaşayacağımızı söylüyor. Kadının yaşam enerjisi * Kadında beklenti oluşturup yerine getirmeyen, sözleriyle davranışları tutmayan erkek, kadının yaşam enerjisini çalmış olur. Duygusal olarak yarım kalan kadının pozitif enerjisi istemese de onu yarım bırakan erkeğe kaçar, erkek böylece daha iyi hisseder. Kadının bilinçaltı ise sevdiğinden değil enerjinin kimin çaldığını bildiğinden onu düşünmekten kendini alamaz. Enerji vampirlerinden zihnen kurtulmanın, yaşam enerjinizi geri alıp hatta borcunu ödetmenin yollarından biri topraklama. * Bir erkeği elinizde tutabilmek, evliliğe ikna edebilmek için ondan çocuk sahibi olmak hiç iyi fikir değil. Eğer işe yarasaydı sevdiği adamdan bebek sahibi olan güzeller güzeli ünlüler terk edilmezlerdi. * Kızına fiziksel ya da sözlü şiddet uygulayan babaların kızlarının değersizlik duygusu yüzünden yetişkinliğinde kendisine iyi davranmayan erkekleri beğenme riski artıyor. Kitaptan ASLINDA GİDEN KADIN YOKTUR Seda Diker Destek Yayınları 2012, sayfa, TL.

30 May 2012

DUYGULARI YÖNETMEK..

Ben içimdeki denizde yol alan benlik gemisinin kaptanıyım. Elimde haritam yok. Rehberim ve korkularım var. Eğlenceye düşkün bir ruhum ve gidilecek sonsuz bir yolum var. Ama vaktim çok az şimdilik. Oyalanacak zaman yok ama oyalayacak yer çok ve serkeş bir aşığım. Sahillerin güzel dudaklarına mest olup kıyılarda sevişme isteğim var. Rüyalarımı anlayacak dili henüz keşfetmedim ama ruhum bu dilden konuşuyor. Bir çeyiz sandığı gibi içim ama kapağını nasıl açsam bilemiyorum. Kucağımda uyumamak için direnen oğlum gece saat dörtte bana ne kadar çaresiz olduğumu öğretiyor ve ne kadar güçsüz. Öfkeleniyorum..Çok öfkeleniyorum.. Kucağımdaki minik beden güvende olduğunu sandığı bu kollar tarafından hırpalanıyor. Kendi çocukluğumumu tekrar ediyorum acaba diye düşünüyorum? Kendi çaresizliğinin farkına varan insan yunus peygamber gibi yol ayrımındadır ya sığınır sonsuz güce ya sırt döner. Ben yol ağzında mıyım yol ağzındaysam rabbime güveniyor muyum sığınacak kadar ...??!! Bu sorunun cevabını bilmeden dolanıyorum odada. Sabah ezanı okunuyor ve ben kızgın bir adam olarak yatağa giriyorum. Kaçtım mı ?? Sığınmak yerine. İnsan sevdiğini hiç üzer mi diyor kızım. Sanırım Tv den duyduğu bu cümleyi tekrar edip duruyor bu sabah.İnsan sevdiğini hiç üzer mi?? İnsan sevdiğini değil sevmediğini bile üzer mi? Üzüyoruz birbirimizi sevdiğimizi en çok sonra da kendimizi. Üzülen hep kendimiziz. Vicdanını görebilen her insan bundan üzülür vicdan bize yansıtır çünkü hayata verdiklerimizi gerisin geriye bu aynadan. Ağzından ve elinden çıkan her şey sana geri döner bumerang gibi. Söylediğin sözü işitirsin karşılık olarak. Seninle sevişmek isteyen kadını anlayabilirsen ve sevişebilirsen seni seven kadınla sığınmanın ne kadar çoşkun olduğunu görürsün apaçık.Birliğin tadını aldığında RAB seni çağırıyor demektir. Çağrıya cevap vermeyen kervanı kaçırır yunus gibi. Dağlar başında kalırsın bir başına. Ve gönül o kadar gitmek isterken sevdiğine..Ayakların yürümez ise ardından gönlün bırakıveririr seni bir ceset olarak yeryüzünde. Diriliş günü sadece kemiklerin dirilir etsiz ve kuru.. Sadece kendini düşün ama sadece kendini o kadar kendini düşün ki dipsiz ol bütün evren buraya düşüversin usulca. Bir bakmışsın ki kocaman bir gülümseme var Cebrailin yüzünde. Bir gülümseme ki ödül odur , çocuğun gülümsemesi gibi sana karşılık beklemeden. Bir gülümseme ve içten bir teşekkür. İşte gidiyorum bir şey demeden arkamı dönmeden şikayet etmeden hiç bir şey almadan bir şey vermeden yol ayrılmış,görmeden gidiyorum.Ne küslük var kalbimde ne pişmanlık...(kazıma teşekkürler)

TEKERLEK HIZLA YUVARLANIYOR...

Kapitalizmin değiştirdiği en temel şey doğallık. Marx'ın çok isabetli tespiti ile insanı kendisine ve doğaya yabancılaştırdı. Allah'tan kopuk ,doğadan kopuk,insandan kopuk sun'i bir dünya kurdu. Rahmani olan şeytani olanla ters-yüz oldu.Her şeyi dönüştürdü ve hızla dönüştürmeye devam ediyor ve nereye doğru evrildiğimizi hiç bilmiyoruz. Geçmişe övgü felan derdinde değilim. Demokrasi öyle ya da böyle kapitalizmin bir yan ürünü olarak gelişti ve köle düzenini makineler sayesinde dönüştürdük. Ama bunun bedeli ağır oldu ve asgari ücretli yeni bir köle sınıfı doğdu ve bunların azat olma ihtimali de yok. Düşünüyorum da müslüman bireyin bu sisteme henüz bir cevabı yok. Cevap verebilecek tek insan o halbuki.Müslümanın kendinden haberi yok ki çağına cevap versin. İmamı Azamın gölgesinde oyalanan ürkek bir çocuk.


Aklını yitirmiş bu adam gönlünü kurtarmakla meşgul. Gönül çoktan sistemin eline geçmiş haberi yok.Faizsiz bankacılık yaparak müslüman kalacağını sanacak kadar çocuk. İslami atılım Hz.Ömerin şehit edilmesi ile sona ermiştir bana göre.Muaviye soyunun sistemi ele geçirmesi ile İslami devrim siyasi anlamda bitmiştir. İlmi anlamda Endülüsün yıkılması ile bitmiştir. Endülüsü yıkan Avrupa rönesansa girişir yıkıntıların üstünden. İslam alemi 700 yıldır suskun. Osmanlı Fatihin ölmesi ile Avrupaya cevap verme ufkunu kaybetti. Döverek onlardan üstün olabileceği inancı ile 200 yıl idare etti.18.yy başında Avrupa öylesine bir darbe vurdu ki Osmanlıya bu bu topraklar hala kendisine gelebilmiş değil. Kapitalizm basit bir kavram değil,hemen hakkında karar verilebilecek ve direnç gösterilebilecek. Grip virüsü gibi sürekli değişiyor ve bünyeye girdiğini ancak hasta olduğun zaman farkediyorsun ve iş işten geçmiş oluyor. Bütün bunları düşünmeme sebep olan mahalle kavramı ile ilgili dün geceki tv programıydı. Mahallemizi kaybettik bu şehirde ve bu kapitalist gelişme modelli metropol tanımıyla gelen inşaa sürecinin sonucu. Bunun neticeleri ne olacak bilmiyoruz insanlık olarak. Eskiden atığımızı çöpümüzü havaya suya toprağa umarsızca boca ederdik. Sonra gördük ki bu akıllıca değil. Şimdi de düşünmeden yeni arabalara ,lüks tüketime,cep telefonu koynumuzda uyumaya,plazalara,sitelere taşınmaya başladık. Sonumuz ne olacak bilmiyoruz. Böylesine şimdi iyi diyoruz. Yaklaşık 50 sene önce sigaranın sağlığa faydalı olduğu,mamaların anne sütünden daha iyi olduğu yönünde reklamlar yapılırdı. Sadece bunu hatırlatmak istiyorum.. Bir düşünelim bakalım kapitalizm nedir ve biz nereye gidiyoruz.???

25 May 2012

AL SANA EĞİTİM..

Oku da memur ol bizim gibi köylü kalma derdi annem tarlada güneşin altında işlenirken. Okumak yani örgün eğitim sisteminden geçip bir meslek sahibi olup gölgede çalışmak,dairede oturmak köylü anne babaların çocukları için kurdukları en büyük hayaldi. Eski zamanlarda hikmetle omuz omuzaydı eğitim. İnsanlar anlamak için öğrenirlerdi. Ol zamanlardan bu çöl zamanlara geldiğimizde kapitalizm tarafından anlam kaymasına uğratıldı bu eğitim işi. Eğitim olmaktan çıktı çoktan da öğretim olmaktan da çıktı epeydir. ÖĞRETİM;kafana sokacağım diyor yani fiilin yapısında bozukluk var en başta sistem zorla hepinizi adam edecem diyor. Sınıfta kalma da yok. Zorla diyor,adı üstünde zorunlu eğitim. Beş yaşında elinizden alacam oturtacam sıralara kalıba sokacam diyor. Göndermesen günlük 15 TL ceza keserim diyor. Kızımın okul yaşı yaklaştıkça gerilimim artıyor. Pestilimi çıkarmış bu okul sistemine çocuklarımı da kurban vermek istemiyorum açıkçası. Okusunlar memur olsunlar diye bir kaygım yok açıkça. Ne kadar az okulla temasta kalırsa o kadar sağlıklı kalacağına eminim çocuklarımın. Bunun çözümü de biz velilerde. Çocuklarımızı insan olarak değil sınava hazırlık yapan varlıklar olarak görmeye devam edip onları dehlediğimiz sürece zorunlu eğitime devam edeceğiz. Ya da ses vereceğiz sınavların olmadığı çocukların oyun oynayarak öğrendiği geniş bahçeleri olan ve sıraları olmayan post modern ama o kadarda kadim eğitim yuvaları inşaa edeceğiz. Kurduğumuz şehirlerde çocuklar ve sakatlar yaşamıyormuşçasına evler(pardon arı kovanları üstelik şekilsiz ve çirkin) ve sokaklar yapıyoruz. Daracık alanlara sıkıştırdığımız çocuklarımızı bir de zorla sıralara oturtup sıkıcı dersleri zorla öğretmeye kalkıyoruz. Yavrucaklarda herhalde anne-babalarımızın bildiği bir şey var diye sesleri çıkmıyor çıksa da höyt sus bakayım büyüklere cevap verilmez diyoruz.

MAYIS AYINA METHİYE


















Bu ay baktım da blog yetim kalmış. O kadar çoşkunluk var ki şehirde ,sokakta,bedende,zihinde ve gönülde yazmak değil yaşamak istemişim demek ki. Gelip geçti be bahar mevsimi. Baksanıza mayısın sonuna gelmişiz ve yaz kapıya dayanmış..Ömrü yemişiz gene. Eskiden en sevdiğim ay eylül ayıydı. Şİmdi fikrimi tamamen değiştirdim, ben böyle bir mayıs görmedim mümkünse hiç bitmesin bu ay. Tanrım onu sevmem için ne kadar çok sebebim varmış körmüşüm de görmemişim bugüne kadar.Muhteşem bir ay mayıs.Kuzey yarımkürenin en çoşkulu hali,çimenler gür,dallar meyve yüklü,günler uzamış bir aydınlıkla ısıtıyor şehirleri,dağları ve yemyeşil gür otlarla kaplı ovaları. Bu ayı bu kadar sevdiğimi bilmiyordum doğrusu, sevmem gerektiğini. Sevgiliyi hep uzaklarda aramıştım oysa kapımın önünde açan krem rengi bir gülün goncasında saklıymış. Hey Mayıs,sefer ayı,erik ayı,kiraz ayı,doğum ayı iki güzel evladın.. İyi ki yaşamışım bu mevsimi, kurak eylüllerde avare dolanmışım bir ömür heyhat.. Teşekkür ediyorum milyonlarca kez..



24 May 2012

SADECE BEN

Sadece ben. Kalbimi duyuyor ve insanları tanıyorum. Gördüklerimden hiçbiri gibi yaratılmamışım; yaşayanlardan hiçbiri gibi yaratılmış olmadığıma inanmak cüretini gösteriyorum. Öteki insanlardan daha iyi değilsem bile, hiç olmazsa başkayım. J.J.Rousseau