10 Tem 2017

SINAN CAGI VE TOKI CAGI



maksadim kitap tanitmak degil ayrica okumadim da lakin isin ehli tarafindan essiz olarak niteleniyor listeme aldim. maksada gelirsek , mimar sinani anlattigi kitabin kapak resmi olarak yazar semsipasa (kuskonmaz) camiisini koymus. selimiye ya da süleymaniyeyi degil. bu cami inci tanesi gibi . bir boyunda daha zarif hic bir sey durmaz bir inci tanesinden. bu cami de bogazin incisidir ki ben de cok severim ..bu caminin dibine kazik cakti matmazel bu sözde muhafazakar belediye..kalkinma ile ekonomik büyüme arasindaki farki idrak etsek de sahirlerimizi ucubeye dönüstürmeden büyütsek güzellestirsek..suna kiyilir mi yav...torunlarimiza para ile beraber taraihini soluyabilecegi de bir sehir birakalim..bunu dert etmeyen de ne istanbulludur ne de insandir net...

sair diyordu ya " siz hayat süren lesler sizi kim diriltecek"

9 Tem 2017

TOKI FELAKETI VE YOZLASMANIN FOTOGRAFI



dedelerimiz dogaya uyumlu bir sekilde adeta dagin eteklerinde agaclarin icinde kaybolarak nasil zarifane yerlesmisler..Bursa Uludag etekleri..

bursa toki ile ilgili görsel sonucu

bu fotografta o dedelerin torunlarinin Bursanin icine etmelerinin hikayesi..nereden nereye ..bu nasil bir ölceksizlik bu nasil bir zevksizlik..siz hangi fotografta olmak istersiniz ? peki bu binalar kim icin niye yapiliyor o zaman..

8 Tem 2017

IKINCI EL ARACLARDAKI ÖTV ACMAZI VE BENIM KAFAYI YEMEM ÜZERINE

1-İstiap haddi 850 kilogramı geçmeyip motor silindir hacmi 2000 cm³'ün altında olanlar: Vergi oranı yüzde 15
2-İstiap haddi 850 kilogramı geçip motor silindir hacmi 2800 cm³'ün altında olanlar: Vergi oranı Yüzde 15
3-Sadece elektrik motorlu olanlar: Vergi oranı Yüzde 10
– Sürücü dahil 9 kişilik oturma yeri olanlardan, motor silindir hacmi 3200 cm³'ü geçmeyenler yüzde 15, sadece elektrik motorlu olanlar: yüzde 10
4-Diğerleri:
-Motor silindir hacmi 1600 cm3'ü geçmeyenler: Yüzde 45
-Motor silindir hacmi 1600 cm3'ü geçen fakat 2000 cm3'ü geçmeyenlerden; elektrik motoru da olanlardan elektrik motor gücü 50 KW'ı geçip motor silindir hacmi 1800 cm3'ü geçmeyenler: yüzde 45, diğerleri: Yüzde 90
Motor silindir hacmi 2000 cm3'ü geçenler:
-Elektrik motoru da olanlardan elektrik motor gücü 100 KW'ı geçip motor silindir hacmi 2500 cm3'ü geçmeyenler: Yüzde 90, diğerleri yüzde 145
Sadece elektrik motorlu olanlar:
-Motor gücü 85 kW 'ı geçmeyenler yüzde 3
-Motor gücü 85 kW'ı geçen fakat 120 kW'ı geçmeyenler yüzde 7
-Motor gücü 120 kW'ı geçenler yüzde 15
Otomobillerdeki ÖTV oranlari bir de KDV var buna ek. Simdi benim kafamin takildigi konu su aziz okuyucular , simdi sen Volvo S90 aliyorsun 0 km .Siteden baktigim kadari ile (hangi donanim onu hatirlamiyorum ) 525.000 TL satis fiyati var. Liste fiyati 231.000 TL kalani ÖTV ve KDV . Ikinci el fiyatlara bakiyorum 390 binden 425 bine kadar degisik fiyatlar var sahibinden de. 
E bu nasil ikinci el abicim ? Liste fiyati 231 bin TL olan bir araca sen bir araba parasi daha vergi ödedin diye benden de mi ödedigin ÖTV yi KDV yi tahsil etmeye calisiyorsun. ÖTV ödemeye niyetli olsam gider devlete öderim zaten sana niye ödeyim. Gecen bunu BMW 320 ikinci el arac almis arkadisimla tartistim sifirindan 20 bin daha ucuza almis. Sen adama ÖTV li fiyat ödemissin dedim bir durdu , ee ama piyasasi bu dedi. 
Ya bir tek ben mi takiyom bu ise ?  Ya arkadas sen araba alirken % 15 ten %145 e kadar ÖTV ödüyon araba fiyatinin üstüne . 60 bin T L ödedyip aldigin araba 37 bin lira adamim . Parayi ödedigin firma o paranin 23 bin lirasini devlete ödüyor. Arabanin fiyati degil o.
Ben ikinci el araba piyasasindaki bu sacmaligi anlamiyorum. Piyasasi buymus. Arkadasa dedigim gibi o parayi ödedigin icin piyasasi bu. Adama desenki devlete ödedigin ÖTV yi benden mi tahsil etmeye calisiyorsun , ne ÖTV si der adam. Niye ? Cünkü ne ödediginin farkinda degil.
Ikinci el fiyati bakarken o fiyattan ÖTV ve KDV yi cikariyorum ona göre kiyas yapiyorum. Bakiyorum gercek degerinde satilan arac yok. Ben de 0 km arac almaya karar verdim sikecekse devlet siksin madem piyasa bu.
Not: Ulan ibine sen 0 km arac alsan ÖTV ve KDV yi indirip mi satacaksin dersen salakca ama evet derim. Zaten ben arac alirken onu satmak icin almiyorum ki binecem ölene kadar. Ben tüccar degilim piyasada umurumda degil...Neden toplumla uyusamiyorum buradan belli herseyi sorgularsan toplumda seni sorguluyor bi bokta degismiyor..

 


VENEZUELLA NICIN BATTI TÜRKIYE NICIN BATIYOR ? (POPÜLIST APTALLIGIN BILIMSEL ANALIZI)

Venezüella Niçin Battı?

Venezüella
Venezüella, Güney Amerika kıtasının kuzey kısmında yer alan, Karayip Denizi ve Atlas Okyanusuna kıyıları olan, 916.445 km2 yüzölçüme ve 31 milyonun üzerinde nüfusa sahip bir ülke. Maracaibo Gölü kıyısındaki tahta evlerin oluşturduğu görünümü Venedik’e benzeten İtalyan denizci Amerigo Vespucci, bölgeyi İtalyanca’da ‘Küçük Venedik’ anlamına gelen Veneziola olarak adlandırmış[i]. Veneziola adı zamanla İspanyolca’da Venezuela'ya dönüşmüş.

İspanyollar, 1522’de başlayarak Venezüella’yı sömürge haline getirmiş. 1811’de Francisco de Miranda önderliğinde bağımsızlık mücadelesi başlamışsa da bunun başarıya ulaşması ancak 1821’de Simon Bolivar’ın önderliğinde mümkün olabilmiş. 1821 yılında, Venezüella, Kolombiya, Ekvator ve Panama ile birlikte Büyük Kolombiya Cumhuriyeti adı altında birleşik, bağımsız bir devlet kurmuşlar. 1830 yılında Venezüella bu birlikten çıkarak ayrı bir devlet konumuna geçmiş. Bolivar’a duyulan büyük saygı dolayısıyla ülkenin resmi adı Bolivarcı Venezüella Cumhuriyeti olmuş. 

Venezüella Ekonomisi
2000 yılında 118 milyar Dolar GSYH’ya ve 4.824 Dolar kişi başına gelire sahip olan Venezüella 2010 yılında GSYH’sını 294 milyar Dolara, kişi başına gelirini de 10.317 Dolara yükseltmeyi başarmış. Sonraki yıllarda ciddi bir ivme kaybı yaşamaya başlamış. 2016 yılında GSYH ve kişi başına gelir 2010 yılının gerisine düşmüş.

Venezüella dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip ülkesi konumunda bulunuyor. 2016 sonu itibariyle dünyada varlığı kanıtlanmış ham petrol rezervi 1,7 trilyon varil olarak hesaplanıyor. Bunun yüzde 17,6’sı (yani 301 milyar varillik) bölümü Venezüella’da bulunuyor (İkinci Suudi Arabistan’da 266,5 ve üçüncü Kanada’da 171,5 milyar varil ham petrol rezervi bulunuyor.

Bu zengin ham petrol rezervine karşın ekonominin nereden nereye geldiğini görebilmek için makroekonomik göstergelerine bir bakalım (Kaynak: IMF, WEO Database, April,2017.)

2000
2010
2013
2014
2015
2016
GSYH (Cari fiyatlarla, milyar USD)
118
294
228
215
260
287
Nüfus (Milyon)
24,4
28,5
29,8
30,2
30,6
31,0
Kişi Başına Gelir (USD)
4.824
10.317
7.655
7.128
8.494
9.258
Büyüme (%)
3,7
-1,5
1,3
-3,9
-6,2
-18,0
Toplam Yatırımlar / GSYH (%)
24,2
22,0
27,3
24,8
42,2
9,0
Toplam Tasarruflar / GSYH (%)
34,5
31,6
19,0
9,1
31,8
6,6
Enflasyon (%)
13,4
27,2
56,2
68,5
180,9
274,4
İhracat Artışı (%)
5,8
-12,9
-6,2
-4,7
-0,9
-9,7
İthalat Artışı (%)
12,4
-2,9
-9,7
-18,5
-23,1
-41,8
İşsizlik Oranı (%)
14,0
8,5
7,5
6,7
7,4
21,2
Bütçe Dengesi / GSYH (%)
4,5
-10,4
-14,3
-16,8
-17,6
-14,6
Cari Denge / GSYH (%)
10,1
1,9
2,0
1,7
-7,8
-2,4

2000 – 2010 arasında GSYH ve kişi başına gelir hızla artarken bütçe dengesi ve cari denge fazla verirken ciddi biçimde açık vermeye dönüşmüş. 2010’da ekonomi yüzde 31,6 oranında yüksek bir tasarruf oranına ve yüzde 22 gibi ılımlı bir yatırım oranına sahipmiş. 2016’da tasarrufların GSYH’ya oranı yüzde 6,6’ya yatırımların GSYH’ya oranı da yüzde 9,0’a düşmüş.  

Bu tablo, bize ilk bakışta petrol geliri yüksekken har vurup harman savurmuş bir ülke görünümü veriyor.

Acaba gerçekten öyle mi? Ya da belki daha doğru bir soru: Acaba her şey göründüğü gibi mi? Bu sorunun iki farklı yanıtı var. İlki Venezüella’nın popülizm ve Hollanda hastalığı nedeniyle bu duruma düştüğü, ikincisi ABD’nin Venezüella’yı bu duruma düşürdüğü görüşüne dayanıyor. Bir de üçüncü yaklaşım olabilir diye düşünüyorum ama önce bu iki görüşü ele alalım.

Birinci Görüş: Popülizm ve Hollanda Hastalığı Venezüella’yı Batırdı
Hugo Chavez, 1998 yılında yapılan seçimde yüzde 56 oranında oy alarak Venezüella Devlet Başkanı seçildi. Başlangıçta herkesin desteğini alan politikalar uyguladı. Adına Bolivar Misyonu denilen bu programla fakirlere geniş çaplı yardımlar yapıldı.

2002 yılında bir darbe girişimiyle iktidardan indirildiyse de 2 gün sonra tekrar başkanlığa geri dönmeyi başardı. İlerleyen yıllarda ekonomik faaliyetlerin ağırlığına sahip şirketleri Chavez’in adamları ele geçirmeye başladı. Ulusal Kalkınma Fonu - Fonden adında, tümüyle Chavez’in talimatlarıyla işleyen, parlamentonun onayının dışında ve denetimden uzak bir bütçe dışı fon kuruldu. Fonden, ülkenin petrolden gelen milyarlarca dolarlık gelirini sorgusuz, sualsiz, denetimden uzak bir şekilde çeşitli yatırım harcamalarına yönlendirdi. 2012 yılına gelindiğinde Fonden, kamu harcamalarının yarısını yapar hale gelmişti. 2005 – 2012 yılları arasında 100 milyar Dolar dolayında para tamamlanamayan inşaatlara harcanmış bulunuyordu. Chavez bu fondan kendisini destekleyenlere para dağıtıyordu. Muhalefet Fonden’e Chavez’in Rüşvet Fonu adını takmıştı. Fonden kanalıyla bir yandan da ülkenin yoksul bölgelerine pek çok hastane, okul yapılıyordu.  

Chavez, çeşitli defalar referandumlar yoluyla Anayasa değişiklikleri yaptı. 2004 yılında Venezüella’da kuvvetler ayrılığı fiilen ortadan kalktı. Son aşamada yüksek yargı da Chavez’in denetimine geçtikten sonra yargı bağımsızlığı tümüyle ortadan kalkmış oldu. Yargıçlar hükümete sormadan karar almamaya başladılar.

Ülke giderek petrol gelirine dayalı bir ekonomiye dönüştü. Pek çok alanda üretim durdu, yerine ithalat geçti. Petrol ihracatından elde edilen gelirle her şey ithal edilir oldu. Ülkenin üreticileri ithalatçılığa başladı. Petrol fiyatı 100 USD/Varil dolayında iken sorunlar fazla gün yüzüne çıkmıyordu. Petrol fiyatlarının yükseliği Venezüella Bolivar’ının aşırı değerli olmasına yol açmış bu da ülkenin üretim yerine ithalata dayalı bir ekonomi haline gelmesine yol açmıştı.  Venezüella, Bolivar’ın değerlenmesinin de etkisiyle Hollanda hastalığı denilen ekonomik hastalığa yakalandı[ii].

Chavez’in ölümünden sonra işbaşına geçen Maduro döneminde işler iyice karışmaya başladı. Petrol fiyatları 100 USD/Varil düzeyinden 30 USD/Varil düzeyine gerileyince sistem iflas aşamasına geldi. Venezüella artık petrol ihracatından yeterli gelir elde edemiyor, ithalatı da yeteri düzeyde yapamıyordu. Gerekli malların üretimi de yapılmadığı için fiyatlar artmaya başladı. Maduro, popülist politikaları değiştirip önlem alacak yerde bu politikaları iyice öne çıkardı ve tavan fiyat uygulamasına başvurdu. Bu durumda mallar raflardan çekildi ve karaborsa başladı.

Ülkenin içinde bulunduğu siyasal, sosyal ve ekonomik sıkıntıları gündeme getiren muhalefet liderleri değişik suçlamalarla tutuklandı. Medya sansüre tabi tutuldu ve eleştiri yapamaz duruma geldi. Bir süre sonra medyanın büyük bölümü el değiştirerek hükümet yanlısı ellere devredildi. Birçok olayın yayınlanması yasaklandı. Maduro, yönetime karşı ekonomik savaş başlatıldığını öne sürerek tepkileri karşı devrim girişimi olarak nitelendirip cezalandırma yoluna gitti.  

İkinci Görüş: Venezüella’yı ABD Batırdı
Chavez, 1998 yılındaki seçimleri kazanıp başkan seçildikten sonra ABD ile Venezüella ilişkileri yavaş yavaş bozulmaya başladı. Bunda Chavez’in özellikle petrol ve diğer alanlarda ülkede faaliyette bulunan yabancı şirketlerin ödediği payları, vergileri artırması ve Küba’ya verdiği destek etkili oldu. Chavez, bu yolla sağladığı ek gelirlerle bir yandan fakirlere yönelik yardım programlarına girişirken bir yandan da sağlık, eğitim alanlarında yatırımlar yaparak halkın sempatisini toplamaya başladı.

11 Nisan 2002’de silahlı kuvvetler komuta kademesi Başkanlık Sarayına gelerek Chavez’in istifasını istediler. İddiaya göre Chavez istifa etmeyi kabul etti ve Orchila Adası’na götürüldü. Pedro Carmona, başa geçti ve 1999 Anayasası’nı askıya aldığını açıkladı. Carmona’nın kurduğu ‘Demokratik Birlik’ hükümetine, ABD (Bush) yönetimi ve İspanya desteklerini açıkladı. Bu hızlı destek nedeniyle darbeyi ABD yönetiminin planladığı iddiaları ortaya atıldı. ABD yönetimi, darbeyi desteklediğini resmen reddetmekle birlikte darbeden birkaç hafta önce darbe planlayıcılarıyla görüşmelerde bulunduğunu kabul etti. 13 Nisan günü Chavez yanlısı 100 bin kişi Devlet Başkanlığı Konutu’nun önünde toplanıp darbeyi protesto etti ve silahlı kuvvetlerde Chavez yanlısı subaylar da Carmona’nın emirlerini dinlememeye başladı. Sonuçta Carmona başkanlıktan çekilmek zorunda kaldı ve 14 Nisan günü Chavez yeniden başkanlık koltuğuna oturdu.

Bu olaydan sonra Venezüella – ABD ilişkileri bir daha sağlıklı bir zemine oturtulamadı. 2009 yılında Chavez’in Rusya’da bir üniversitede yaptığı konuşmada ABD için kullandığı sözler gerilimi en üst düzeye çıkardı: “Bütün tarih boyunca ABD İmparatorluğundan daha terörist bir devlet görülmemiştir. Yankee İmparatorluğu çökecektir ve bu çöküş bu yüzyıl içinde olacaktır.” 2010 yılında Venezüella ve ABD, büyükelçilerini karşılıklı olarak çektiler ve o tarihten sonra bir daha birbirlerine elçi yollamadılar.

2013 yılında Chavez’in ölümünden sonra yerine geçen Maduro döneminde bu ilişkiler düzelmediği gibi daha da kötüye gitti. 

2014 yılında ABD, Venezüella hükümetinin protestoculara karşı şiddet kullandığı gerekçesiyle Venezüella’ya ekonomik ambargo başlattı.   

Bir yandan ABD’nin ambargosu, bir yandan petrol fiyatlarındaki hızlı düşüş, ihracatının yüzde 95’e yakını petrol ihracatına dayanan Venezüella’nın ekonomik çöküşünü hızlandırdı.

Üçüncü Görüş: Venezüella’yı Popülizmle Birlikte ABD Batırdı
Venezüella’nın nasıl battığı konusundaki görüşlere yukarıda özetle değindim. Ülkenin nereden nereye geldiğini, bunda nelerin etkili olduğunu çeşitli kaynaklarda yer alan bilgilerden, analizlerden yararlanarak kısaca ortaya koymaya çalıştım.

Venezüella’nın batışında yukarıda ele aldığım iki yaklaşımın da doğru yanları bulunduğunu düşünüyorum. Yani bugün gelinen bozuk ekonomik durum, bir yandan gelecekten çok günü kurtarmaya ve siyasal desteğini artırmaya çalışan bir yönetimin popülist girişimleri nedeniyle, bir yandan da ABD’nin, Chavez'in ölümünden sonra iyice yoğunlaşan, çeşitli müdahalelerinin yarattığı sıkıntılar nedeniyle ortaya çıkmış görünüyor.

Venezüella İçine Düştüğü Bu Bataklıktan Kurtulabilir mi?
Venezüella’nın bu bataklıktan çıkabilmesi için yeni bir hükümete ve yeni yaklaşımlara ihtiyacı var. Bu yaklaşımların başında yeni kurulacak hükümetin çeşitli ülkelerle olan kavgalara son vererek diplomatik ve ekonomik ilişkileri yeniden kurması geliyor. Hemen ardından demokrasiye geçiş, bağımsız yargının yeniden kurulması, insan haklarının tanınması, siyasal af gibi çağdaş dünyanın benimsediği değerlerin yeniden yapılandırılmasını sağlayacak yapısal reformlara girişilmesi gerekiyor. Böyle düzenlemelere mali destek sağlayabilmek için Venezüella’nın, sahibi olduğu büyük petrol varlığını şeffaf, parlamento denetimine tabi, siyasal karışımlardan uzak olarak yönlendirmesi büyük önem taşıyor. Bu adımları atabilirse Venezüella petrolünü daha iyi koşullarla pazarlayabilir ve ekonomisini toparlayabilir.

Günümüzün dünyası küreselleşmiş görünse de birçok açıdan gruplara bölünmüş görünüyor. Bu gruplar zengin ülkeler – fakir ülkeler, gelişmiş ülkeler – gelişmekte olan ülkeler gibi birçok başlık altında sıralanabilir. Bu kategoriler arasında en önemlilerinden birisi uygar ülkeler – uygar olmayan ülkeler ayrımına dayanıyor. Bir ülkenin uygar olması için mutlaka zengin ya da gelişmiş olması gerekmiyor. Zengin görünüp de uygar olmayan ülkeler olduğu gibi farkir olduğu halde uygar dünyada yer alan ülkeler de var. Demokrasi, insan hakları, bağımsız yargı, siyasal hoşgörü gibi temellere dayanmayan bir ülke uygar ülkeler arasında yer alamıyor. Bu adımları atamamış ülkeler uygar dünyaca dışlanıyor. Venezüella’nın bir yandan kendi hataları bir yandan da ABD’nin bu ülkeye karşı uyguladığı politika yüzünden kopup gittiği uygar dünya ülkeleri arasına girebilmesi için elinde altın bir bilezik olarak petrol rezervi var. Ne var ki bu yetmiyor. Petrolün de yardımıyla yukarıda değindiğim yapısal reformları yapması şart[iii].




[i] Bu konuda farklı görüşler de var.
[ii] Hollanda Hastalığı; ekonomide para biriminin aşırı değer kazanması sonucunda ortaya çıkan negatif gelişmeleri anlatmakta kullanılan bir deyimdir. Bu deyim ilk kez 1977 yılında The Economist Dergisi tarafından kullanılmıştır. Hollanda’da 1959 yılında büyük doğal gaz rezervleri bulununca Hollanda Florini hızla değerlendi ve ülke giderek bir ithalat ülkesi haline dönüştü. Üretim düştü, GSYH büyümesi durdu. Benzer bir durum Venezüella’da her şeyin petrole dayanır hale gelmesiyle oluştu. Petrol fiyatları düşünce ülke ithalat yapamaz hale geldi. Hollanda hastalığı yararlı bir gelişmenin nasıl zararlı bir sonuca yol açabileceğini anlatmak için kullanılıyor.
[iii] Yapılması gereken yapısal reformların bir bölümü (demokrasi, insan haklarının geliştirilmesi, eğitim reformu, yargı bağımsızlığı gibi) bütün ülkeler için geçerli olabilecek reformlardır. Bazı reformlar ise ülkelerin kendi koşullarına göre yapılması gereken reformlardır. İlk bölümdekiler yapılamazsa ikincilerin fazlaca bir değeri olmuyor. 


Mahfi Hocanin yukaridaki makalesi son zamanlarda okudugum en ufuk acici yazidir . Tesekkür ederim Hocam.. Amerika batirdi demek  "seytana uydum " demekle es deger benim icin. Reel politigi algilayamamanin sonuclarini hayat ödetir. Petrol disinda gidisatimiz fena halde benzesiyor. Nereye gidiyoruz ?!

7 Tem 2017

CANDİDE VEYA İYİMSERLİK

Okuyun deyip duruyorum aklıma gelmişken bir kitap tavsiye edeyim. Hafta sonu alıp okuyun D&R dan.

Voltaire in Candide veya İyimserlik kitabını hararetle tavsiye ederim. Kendinizi yetiştirmek için başlangıç olabilir okumayanlar için. Gene okumayanlar için söyleyim gayet akıcı ve ince bir kitap , roman tadında. Voltaire ismini görünce gözünüz korkmasın yani. Sonra Puslu Kıtalar Atlasından devam edersiniz.

İyi okumalar...

İTAAT ET RAHAT ET Mİ KENDİN OL İTİRAZ ET Mİ

İtaatsizlik üzerine

Bu kadar itaatsever insanların varlığına rağmen, neden kurallara bu kadar uyamayan bir toplumda yaşadığımız sorusunun cevabını da bu türden bir cemaatçi itaat kültüründe aramalı belki de. Kendimiz gibi olamadığımız için herkes gibi olduğumuzu, kendimize inanmadığımız için başkalarına inandığımızı ve ancak bize inanan insanlar bulduğumuzda kendimizi güçlü hissettiğimizi düşünmeli.

13.06.2017 13:48  
A.Erkan -Koca



Ne yana baksak itaat etmekten memnun insanlar var. Çoğunluğa uymayı, taraf olmayı ve sürüden ayrılmamayı telkin eden insanların arasında yaşamanın kendine dönen ağırlığı altındayız. Kırılmaz bir hiyerarşinin içinde yaşamanın çocuksuluğunu masumluk sanıyoruz. Birbirimize sevgi ve dostlukla bağlı olmak yerine biat edip bağlılık bildirmeyi seven militer bir düzenin bekçileri gibiyiz.  

Sorgusuzca ve düşünmeksizin itaat etmekte kendi zayıflığının devasını arayan insanlarla karşı karşıyayız. Din hocası itaat telkin ediyor, baba oğluna itaat etmeyi öğütlüyor, siyasetçisi itaat edenleri seviyor, öğretmen sürekli itaat öğretiyor. Bırakın olgununu yaşlısını, delikanlısı bile itaatin peşinden gidiyor. İtaat kendiliğinden erdemli kabul edilirken itaatsizlik yıkıcılık ve bozgunculuk addediliyor.

Herkesin herkesten itaat beklediği bir emreden-boyun eğen toplumu bu. Herkes, sürekli savaş halindeki bir dünya tahayyülüyle yaşayan askerler gibi. İnsanlar ya amir ya da memur. Her ikisi de itaatkar ve her ikisi de daha üstün bir toplum düzeni kurma iktidarını yitirmişliğinden realist ve kurnaz bir ahlak çıkarmış. Her ikisi de ayakta kalmak için daha yukarıda gördükleri birilerinin varlığına muhtaç. Her şeyi tek hareketle yönetip bütün sorunları çözecek bir büyük otoriteye teslim olma ihtiyacında. Ancak bu sayede korunup güvende olduğunu hissedebiliyor ve bu durum sıradan bireylerden uysal militanlar çıkarabiliyor.     

Bu insanlar, bir gün emreden olmak için bütün bir ömür uysal bir tabiyeti memnuniyetle kabul ediyor. O gün gelinceye kadar da düzenin olduğu gibi sürmesinin hedefine giden yoldaki en rasyonel olasılık olduğunu düşünüyor. Bırakın düşünmesini, buna bütün benliğiyle inanıyor.

Sürüden ayrılanı kurtun kaptığına dair bir mesele inanmış. Ama bunun daha çok koyunlar için geçerli bir durum olduğuna dair fikri yok. Bu dünya, korkuların ve kurtların dünyası onlar için. Ya kuzu kuzu itaat etmek veya kurtlara yem olmak arasında sıkışmış bir hayatın dayattığı bir zihinsel hal olmuş itaat.     

İtaatin bu kadar yüceltildiği yerde kimse tam olarak kendisi olamıyor elbette. Her itaat ancak kendisinden bir şeyleri vererek mümkün oluyor ve itaatsizlik giderek kendi benliğine karşı bir isyana dönüşüyor. Böyle olunca da ancak mücadeleyle kazanılan bağımsız bir özgürlüktense yukarıdan aşağıya verilen itaatkar bir serbestlik tercih ediliyor. Bunun yarattığı öznelik kaybı da büyük davaların içine girerek telafi ediliyor.    

Daha doğrusu itaatin bu denli yüceltilmesi insanı kendi benliğinden o kadar uzaklaştırmış ki geri dönüş yolunu açacak her itaatsizlik eylemi, kazandıklarını bir bir kaybetmeyi gerektiriyor. Büyük dava da aslında bunun tam tersini –böyle birşey olabilirmiş gibi- hiçbir şeyi kaybetmeksizin kendini kazanabilmeyi vadediyor. Çelişkilerden idealler üretiyor. İtaatsizlik masum çocuk dünyasının yıkılışı gibi bir yıkıma neden olabiliyor. Çocuk masumiyetine karşı affolunmaz bir günahkârlık zannediliyor.     

Olan biten her şeyi olduğu gibi kabul edip ses çıkarmamayı ahlak edinmiş ve korkularına yenilmiş bir toplumun itaatsizliği cezalandırarak cesaret kazanmaya çalışmasına şahit oluyoruz. Böyle olunca her farklı ses ve karşı görüş, yalnızca aykırılık değil aynı zamanda bastırdığımız korkularımızın bize itaatsizlik edip açığa çıkması oluyor.

Asıl korktuğumuz belki de alttan alta varlığını hep hissettiğimiz korkularımızın bir anda her yanımızı sarması. En ufak bir değişim ve aykırı bir fikir korkuların kontrol edilememe ihtimali demek olduğundan ancak bastırılarak karşı konulabiliyor.

Hannah Arendt, bir yerde kendi ölümüne ²kuzu kuzu² giden Yahudiler’in durumu için ²uysal itaat² tabirini kullanır. Bu bize itaatin çok çeşitli biçimlerinin olabileceğini söyler ve bunlar içerisinde belki de en kötüsü, kör bir uysallıkla kuzu kuzu boyun eğen bir teslim olma halidir. Erich Fromm’un –harika kitabı İtaatsizlik Üzerine’de- söylediği gibi, ²İnsanlık eğer intihar ederse bu, ölümcül düğmelere basmalarını emredenlere itaat etmeleri yüzünden olacak² gibi görünüyor.

Oysa insanlık, itaatsizliğine her zaman çok şey borçlu oldu. Birey denilen yaşatıcı özne, toplumun daha üstün bir düzen kurma iktidarını her yitirişinde biraz daha kuvvetlenen itaat yanlılarının acımasız baskılarına karşı koyarak varoldu. Bunun için acılar çekti, hapislerde yattı, zulümlere maruz kaldı ama içinden gelen o dayanılmaz karşı koyma ve daha üstün bir düzen kurma ihtiyacını hep başa koydu.  

Buradan hareketle –tıpkı Fromm’un belirttiği gibi- bütün itaatsizliklerin bir erdem, her itaatin de bir ahlaksızlık olduğunu söylemiş olmuyoruz. İtaat-itaatsizlik ilişkisi aslında insanın itaat edecek bir kendiliğe ulaşamamasının zorunlu bir diyalektiği belki de. Hayatın içindeki çelişkilerin çatışma halindeki yansıması.

Uymak zorunda olduğumuz kurallar uyulmaması gerektiğini düşündüğümüz şeylerse ve yine de itaat etmek elzemse buradan ancak bir köle ahlakı çıkıyor; kendi kendisini ancak bir başkasının iradesine teslimiyet içerisinde yaşayabilen tam bağımlı bir ahlak ise olaylar karşısında ancak başkaları gibi davranabilme gücü verebiliyor. Buradan, hata yapma, yalnız kalma ve karşı koyma cesareti doğmuyor, doğamıyor. İlk fırsatta efendisinin rolüne bürünmek için can atan insanlardan oluşan cemaatler doğuyor. 

Neden bu kadar cemaatçi bir toplum olduğumuz sorusunun cevabını Fromm’dan aktararak söylersek, bağımlı bir ahlaka sahip olduğumuzda –ki cemaat tam anlamıyla böylesi bir bağımlı ahlak birlikteliğidir-

Aslında hangi güce itaat ettiğim çok az fark eder. Bu daima, herhangi bir şekilde bir güç uygulayan ve hilekârca her şeyi bildiği, her şeye gücü yettiği iddiasında olan bir kurum ya da kişidir. İtaatim beni tapındığım gücün bir parçası yapar, dolayısıyla kendimi güçlü hissederim. O benim yerime karar verdiği için hata yapmam; yalnız kalmam çünkü bana göz kulak olur; günah işleyemem çünkü o buna izin vermez.

İtaatsizlik gibi yalnızlık da yerilir. Çünkü o da ahlak gibi bir bağımsızlık içerir. ²O ancak Allah’a mahsustur² denir ve onlara göre İslam dini de ²cemaatçi² bir dindir. İnsan kendi gerçekliğini yaşayamadığı sürece sürekli böylesi klişelerle düşünür. İtaat size klişelerle düşünmeyi ve kendi zihninizin buna göre işleyebilmesini öğretir. Uzun süre askerlik yapanlar bu yüzden kural dışına çıkamaz, klişelerin ötesinde bir görüşe varamazlar. Ne kadar düşünürlerse düşünsünler vardıkları yer bildik bir görüştür. İslamın cemaatçi olduğunu düşünen zihnin din tasavvuru da zaten militer bir itaatkârlar ordusudur.  

İtaat etmekle cemaatçi düşünce arasında ayrılmaz bir ilişki olduğu açık. Evet şu doğru, insanın kendi olmasının yolu başkalarıyla kurduğu ilişkilerden geçiyor. Ama bu sürekli bir karşı koyma ve kendi benliğini koruma ilişkisidir. Diğer bir ifadeyle, insan cemaatsiz yapamadığı için başkalarıyla ilişki halinde değildir; kendisi olabilmek için başka insanlarla kurduğu ilişkiye ihtiyacı vardır ve bu çok kritiktir ama bu ilişkinin ²cemaatçi² bir karakterde oluşu kişinin ancak kendisinden vererek sürdürebileceği bir durumdur.

İslam dini –bunu söylemek bana düşmemeliydi ama- sanılanın aksine son derece ²ferdiyetçi² bir dindir. Basitçe söylemek gerekirse her insan kendi hayatının öznesidir ve ilahi emirlerin taşıyıcısı olduğu zannıyla devlet yöneticileri ya da din alimlerinin söylediklerine ancak bir özne olarak uyabilir. Bunun anlamı şu ki uymayadabilir. Çünkü bu zannına karşı eleştirel ve tetikte olmadığı takdirde kaybettiği şey sadece toplumsal düzen değil aynı zamanda kendi özneliğidir. Kanun dışına çıkıp yakıp yıkmaz elbette ama mutlaka uymadığı kuralların değişmesi için bir şey yapar.

Çünkü bu kişinin hali –yine Fromm’dan hareketle söyleyecek olursak- ²hayır² demek haricinde hayata karşı hiçbir yükümlülüğü olmayan ²nedensiz asi²nin isyankâr itaatsizliği değildir. Esasında bununla ²hayır² demekten aciz konformist (uyumcu) itaat arasında bir fark yoktur. İkisi birbirinin tersi ve yüzü gibidir.

Esas karşı çıkış, kişinin kendi vicdanına ve bütün bir hayat mücadelesiyle ulaştığı kendi ilkelerine riayet ettiği için itaatsizlik edenden gelir. Bu, bir tür isyan ahlakıdır ve ahlak ancak böylesine bir karşı koymayla kendini koruyabilen bağımsız bir ilkeler bütünüdür. İsteyen buna devrimcilik de diyebilir.     

Bu tür bir kişi başka türlü davrandığında başkalarıyla kurduğu ilişkide kendisi olmaktan adım adım uzaklaşır ve kendini herhangi bir cemaatin eşiğinde bulur. Böylesi bir cemaatçi ortamda her türlü itaatsizlik ilahi emre karşı işlenen bir günah halini alır çünkü aslına bakılırsa günah, bireysel bir eylem biçimidir. Cemaatçi ahlak, isyansız, günahsız ve hatasız bir yapaylığın insanı esir alıp varolma şartlarını elinden almasıdır.  

Bu kadar itaatsever insanların varlığına rağmen, neden kurallara bu kadar uyamayan bir toplumda yaşadığımız sorusunun cevabını da bu türden bir cemaatçi itaat kültüründe aramalı belki de. Kendimiz gibi olamadığımız için herkes gibi olduğumuzu, kendimize inanmadığımız için başkalarına inandığımızı ve ancak bize inanan insanlar bulduğumuzda kendimizi güçlü hissettiğimizi düşünmeli.

En çok da genç çocuklar düşünmeli bütün bunları. Dinin vasata hitap eden hocaların vasatlığından ibaret bir şey olmadığını ve uysal itaatkarlardan da dindar olamayacağını birileri onlara söylemeli. Siyasetin ancak kurnazlıkla yapılan bir iktidar oyunu ve siyasetçinin de zor kullanarak itaat altına aldığı insan sayısına göre iktidar kazanan bir zorba demek olmadığını anlatmalı.

Belki de bütün sistemi sanılan aksine itaat üzerine değil de itaatsizlik üzerine kurmalı.    

ORTALAMA TÜRK INSANI (KENDINI DEGISTIRMEK YÜZLESMEYLE BASLAR)

Ortalama Türk insanını tarif et deseler Diyanet İşleri'nin şu

hutbesindeki kadar iyi edemezdim. ('ın

kitabından)